4 Ocak 2009 Pazar

10 Dövüş Filmi Klişesi

1-Kardeş veya en iyi arkadaş intikamı: Şimdi adamın dövüşçü olması lazım. Ama onu gaza getirecek bir şey gerek. Ne yapalım? Kardeşi varsa kardeşi, yoksa kuzeni, yoksa arkadaşını öldürelim, sakat bırakalım, hadım edelim. Felsefe budur. Filmin başında en iyi arkadaş feci şekilde dayak yer. Van Damme filmlerinde genelde bu dayağın sonunda ölmez sakat kalırlar. Ama örneğin Apollo yağlarımızı eriten şekilde ölmüştür. Cenaze sahnesinde evde halay çektiğimizi bilirim. Sen koskoca Sovyet ekolüne karşı Amerikan bayrağını don yap, Living In America'yla şebeklik yap. Alırsın James Brown'ın sol....neyse

2-Karizmatik uzakdoğulu hoca: Karate Kid'de Bay Miyagi, Kan Sporu'nda Tanaka Hoca, Dövüşçü'de Chow hoca, Kill Bill'de Pai Mei. Hepsi uzak doğuludur. Dengeli beslenen ve sakin sessiz adamlardır. Az ama öz konuşurlar. Disiplinlidirler ve imkansız eğitim teknikleri vardır. Film boyunca karizmalarını bozup şebeklik yaptıkları 1-2 sahne bulunur. En önemlisi de psikopata bağladılar mı adamın gözünü bile çıkarırlar. O yüzden dikkatli olunması lazımdır.

3-Baş kahramanın takıldığı kız: Bu gittiği ülkedeki uzak doğulu kız olur, hiç işi gücü yokmuş gibi dövüşleri izlemeye gelen Amerikalı kız olur, eskiden gelen bir kız arkadaş olur ama hep olur. Bunlar genelde yukarıdaki karizmatik hocayla da esprili muhabbetler yaparlar ama onunla pek diyaloğa girmezler. Asıl fonksiyonları bir sahnede sevişmek ve olursa esas oğlanı gaza getirmek için rakibi tarafından kaçırılmak hatta tecavüze uğramaktır. Filmin sonuna doğru bir anda Orhan Ayhan kesilip son dövüş öncesi bizim elemana taktik bile verirler.

4-Gün batımındaki eğitim: Bu sahneyi kullanmayan filme ben dövüş filmi demem ki koskoca Tarantino bile Kill Bill'de kullanmıştır. Akşam saatleri. Çekirge ve hoca bir tepeye çıkar. Orada gün batarken 2 tane gölge güneşin kayboluşu eşliğinde "hiyaa hot huyt" şeklinde zaman zaman da nefes alıp nefes verme egzersizleri yaparlar. Gün batımında antrenman yapmamış bir adamın muvaffak olması mümkü değildir.

5-Hayal sahnesi: Bizim esas oğlanın arkadaşı ölür veya sakat kalır demiştik ya. Neyse bu o gazla antrenmana veya bir turnuva durumu varsa turları geçmeye devam eder. Derken bir gece eve dönerken otobüste veya kendi arabasında arkadaşını tekaüte ayıran rakibinin hayalini görür. Olmadı tam arkadaşının dayak yediği anlar canlanır. Bir de otobüste birisini o düşmanına benzetir. Bir döner..meğersem 80 yaşında çinli kadınmış...ne klişeymiş be arkadaş?...Bunu Rocky bile "No Easy Way Out" şarkısı eşliğinde dördüncü filmde kullanmıştır.

6-Çömezlikten ustalığa: Bizim eleman eğitim için karizmatik hocanın yanına gelir. Bir bakarız ki seviyesi beginner bile değildir. Hemen orda hoca buna bir kaç hareket çeker ve "savunman berbat", "öğrenmen gereken çok şey var", "siz amerikalılar sadece savaştan anlarsınız" gibi aşağılayıcı sözler kullanırlar. Hatta 2. Dünya Savaşı'ndan gelen bir garezleri varsa bir de 1-2 tane de patlatırlar. Bizimki sinirlenir ama saygıda kusur etmez. 3 ay sonra Ken'le Ryu'dan daha iyi dövüşür hale gelir. Ne hızlandırılmış kursmuş be birader.

7-Önce dayak yeme: Bunca yıllık film izleyicisiyim. Final dövüşünde önce dayak yemeden rakibini doğrudan döven adam görmedim. Gerçek hayatta böyle mi? Değil. Gecenin bir yarısı Mike Tyson maçı için kalkıp 50 saniye sonra gelen nakavt sonucu yine yattığımı bilirim. İlla dayak mı yiyeceksiniz başta? Van Damme yemiştir, Karate Kid yemiştir, Bruce Lee yemiştir, Rocky yemiştir, Battal Gazi yemiştir, herkes yemiştir. Mazlum musun arkadaş. Mazlum'u getirin bana.

8-Gaz şarkı: Bu şarkı genelde filmlerin bitişi ile birlikte jenerik akarken duyulurlar. Yukarıda saydığımız filmlerin hepsinde kullanılmıştır ki benim için en iyisi Survivor'dan Rocky Balboa, Sovyetler Birliği'ne uçakla inerken çalan "Burning Heart" ve Kan Sporu'ndaki "Fight To Survive"dır. Genelde 80'lerin havasını yansıtırlar ve şarkı sözleri hep bir felsefe içerir. Filmin içinde de genelde antrenman sahnelerinden birinde çalarak bizi havaya sokarlar.

9-Acaip teknikli dövüşçü: Bu tipler her komite filminde vardır. Afrikalı olur, Singapur'lu olur, Alaska'lı olur, Hintli olur, Papua'lı olur. Ama dövüş teknikleri hep farklıdır. Kimi zıplaya zıplaya dövüşür, kimisi acaip elbiseler giyer, kimisi dört ayak üstünde dövüşür. Hep 1-2 tur geçerler ki seyirciye "bak adamla dalga geçtik milletin defterini dürdü" dedirtilsin. Ama sonunda çeyrek finale kalmadan elenirler.

10-3 film birdenin ilk filmi olma: İşte bu klişe flmin kendisinin değil 80'ler sinema salonlarının klişesidir. 3 film birden kuşağına seyirciye adrenalin enjekte etmek için ilk önce 6. sınıf bir uzakdoğu dövüş filmi gösterilir. Vücuda kan pompalanır. Sonra da son 2 filmde o enerji gerekli yerlere yansıtılır. Topkapı Sur, Kadıköy Hakan, Ümraniye Ocak gibi sinemaların değişmez taktiği olmuştur bu. Ancak bu izleyici kitlesinde öyle isimler vardır ki daha karate filminde fermuarları çözerler. O derece konuya hakimdirler.

Ezeli Rekabet

Futbol, Din, Kan

Nesnel tarihte futbolla ilgili geçmiş bilgiler çok fazla değildir. Kömür işçilerinin sendika düşmanlıklarından tutun da, çoraplarını birleştirerek oynayan Aztek yerlileri, kafasını kestiği düşmanının rezil olması için sokakta ayaklarla dolaştırılan kelle efsaneleri ile doludur.

Peki hangisi doğrudur? Ya da sen hangisini kabul ediyorsun?

Hey! diye bağırıyor arkamdan biri. Yarım saat boş boş konuşup kendisine bira ısmarlatacak bir tip sanıyorum kendisini, pek umursamıyorum.

Siz İngilizler diyor, buraya gelip bunları okuyup maçın devre arasında koşup hotdog sırasına girmeyi nasıl başarıyorsunuz anlamıyorum, benim babam zoraki iskanla gidip Fratton parkta çalıştırılmıştı, sonuç ne oldu biliyor musun "ölüm" diyor. O an arkamı dönüp gülümsüyorum ona.

Anlatmaya başlıyor Mr. Mattock. O zor Gal lehçesini çözmek yerine yüzündeki acı ve nefreti izliyorum bir süreliğine. Anlatıkça dinliyor, dinledikçe daha çok şaşırıyorum.

Futbolun İngiltere gerçeği esasında hiçbir kitapta bulunmayan acılarla dolu. Endüstriyel dönemin getirdiği gelir dağılımının uçurumlaşmasının bir sonucu ortaya Kraliyet'in çıkardığı bir oyundur aslında Futbol. Kabul, olayı bu kadar basite indirgemek şu an milyarlarca dolarlık bir endüstriyi görmezlikten gelmek değil aslında, tıpkı 40'lı yıllarda yeni kurulan bir cumhuriyette okullarda okutulan tarih müfredatında 700 yıllık bir imparatorluğu görmezlikten gelmek gibi bir duruma benziyor bu. Acı geçmişi unutmak istemek, geleceğe umutla bakmayı istemek gibi.

Acılar,Umut ve Korkular..

Hiçbir devrim yahut ihtilal kansız olmamıştır. Özellikle 1800'li yıllardaki Gal, İrlanda, İskoçyalıların İngiliz kraliyetine karşı hissetikleri gibi.

Top tüfeğin geçerliliğini yitirmeye başladığı Buhar devriminde üniter devletlerin halkına daha çok eğlence vaat etmesi gerekiyordu. Bu durumu Antik Helen ve Roma devrinde görebiliriz, savaştan bıkmış yoksul halkı eğlendirmek Totaliter kesimi epeyce düşündürmüştür. Kolezyonlar, olimpiyatlar bunun için kurulmuştur.

Ama sanayi devriminde halkın komün düşünce sistemini düşünmesi için zamanı bile yoktu. Çalışan makinalar, istihdam yaratılan şehirler, halkı tarımsal komünütden makine ile çalışan toplumlar haline getirmeye başladığında halkın hazineye daha çok para bırakması gerekiyordu, tek çözüm buydu; Futbol.

Tek sorun bu oyunu oynanacak yerlerin, kuralların, kullanacak demirin, çeliğin nasıl olduğu değildi, ağır koşullarda çalışacak insan sayısını bulabilmekti. Kraliye çözümü bulmuştu, Gal ve İrlandalılar.

Protestan kesimi ortadoks topraklarında çalıştırmak Papa'nın bile umurunda değildi. Onun tek istediği daha az Hristiyan kesiminin ölmesiydi. Nitekim Kraliyet bunun sözünü vermişti; Artık iç savaş olmayacaktı.

İrlandalılar çalıştırılmak üzere güneye getiriliyordu artık. Görevleri modern kolezyonlar kurmaktı. Stadları kurarken İngilizlerin bu oyunu nasıl oynacaklarına dair anektodlar yapıyorlardı aralarında, çünkü bu oyun kendi atalarına aitti. Hatta ingiliz kömür işçilerine bu oyunun gerçek kurallarını öğrettiler. Artık ingilizler için El yoktu, ayak vardı. bekçi yoktu kale vardı. İngilizler bu oynu oynamaya başladıklarında esasında İskoç rugbysinden bir farkı olmadıklarını gördüler. Hatta bu oyuna Scot Ball dediler.

Ama çalışma koşulları çok ağırdı. Bir çok kuzeyli göçmen çalışanları kırmızı tuğla tozunun içerdiği amficostaden, güçlü olsun diye karbon oranı yükseltilmiş çelik yüzünden verem olmuştu. Kraliyetin getirdiği bu ağır çalışma koşulları işçilerin sendikalaşması için bir sebepti, aynı zamanda ölmeleri için.

Aşağı kıtalarda sömürge bulan İngiltere yeni işçiler bulmuştu! Verdiği sözü yutarak Galli ve İrlandalı işçileri Stad yapımı yerine güneydeki koloni savaşlarına yolluyordu. Stad yapımını ise zengin ingiliz tefecilerinin elindeki işçilere bırakmıştı. Bunun sebebini ise işçilerinin sendikalaşması olarak gösteriyordu.

Benim amcamın torunlarının Yeni zelenda'da olmasını nasıl açıklayabilirsin Joe diyor, Mr. Mattock, ışınlanmayı daha bulamadıklarını biliyordum diyor, gülümsüyor. Biralar geldikçe daha çok muhabbet ediyoruz, ilk anımdaki önyargım için kendimi biraz pişman hissediyorum.

Ama Joe , Benim üzgün olduğum tek konu var diyor, Papa buraya yani Ninian park'a neden geldi biliyor musun? Üstelik onca katedral, kilise, meydan varken.

Yıllar öncesi Kraliyet'e bizim insanımızı İngiltere'ye öldürülmek için gelmesine sebep olduğu için, biz ortadoksların hunharca öldürülmesine ön-ayak olduğu için diyor, ama bizim gençler onu deliler gibi alkışladılar, onu ilah yaptılar.

Bilmiyorum Joe, anlamıyorum diyor, ağlamaya başlıyor Mr. Mattock.

Yazı: Joe Jonese Ateşdağlı

Reading Çayırı

Yıl 99' olmalı. F.A Cup'ın division elemeleri var o sıra. Ligde de eh işte, Ofis Boy bizim takım o sıralar, o takımı alıp ikinci, diğer takımı alıp dördüncü yapmalar falan, gerçi Türkiye'de asansör takımı diyorlar galiba bu duruma ya, neyse. Tek avuntumuz F.A anlayacağın. O da daha ilk 156'dayız ya da onun gibi birşey . Gerçi bir keresinde United'ın 83'de bize final maçında nanik çekmişliği var. Ötesi hikaye, hayalden de öte.

Dedim ya 83' yılında Manchaster'le Bir final var başka da başarı yok, o final maçını da kimse hatırlamıyor, takım finale yükselince millet heyecandan birbirini doğramış, Bolu beyi gözlerini dağlamış olsa gerek kimse hatırlamıyor.

Kasım ayı gibiydi tam hatırlamıyorum, F.A Cup'ı idi, lig maçı idi derken arkadaşlarla artık deplasman kavramı üzerinde paradokslara örnek olmak üzereyiz. Çünkü artık memleket bizim için deplasman haline gelmişti. Deplasmandan dönüşte bizim evin karşısına blok blok evler yapıldığını görüyordum, o derece. Cep telefonu yok o sıralar tabi, o Elazığ çayırı benim şu Piedra ırmağı senin dolaşsan kimse arkandan gelmez. Güzel yıllardı vesselam..

Kuralar çekiliyor bize Woking çıkıyor, Klüp; siz kendiniz gidersiniz artık gacılar, yakın yer ehehe tadında sote yapınca, bizde bizim bir elemanın pederinin dondurma kamyonetini alıyoruz. Yaklaşık 13-14 kişiyiz, kamyonete bir şekilde sığıyoruz. Ver elini Wokingham.

Üç saat boyunca tın-tın gidiyoruz bir şekilde, gece saat 04.00 civarı 2 saatlik yolumuz var daha. Bizim bir eleman tutturuyor karnım acıktı diye. Sandhurst diye şehir-kasaba arası bir yere giriyoruz. Meğerse herkes acıkmış, dağ ayısı gibi parçalıyoruz adam önümüze ne verirse. Çıkıyoruz lokantadan, Polis bizim arabanın önünde.
Gençler hayırdır diyor. 13 tane adam harami gibi lokantadan çıkınca bu işin pek de hayırlı olmadığını anlayor ve ekip çağırarak bizi Reading yakınlarındaki Shinfeld'deki gözetimevine postalıyor. Bu sefer 13 adam suçlu arabasına doluşuyoruz, dondurma kamyonunu bağlıyorlar. Lokanta sahibi bi b.k anlamadım bu işten bakışı atıyor bize, biz de keza öyle. Kamyoneti babasından alan arkadaş zırlıyor, seyyar satıcısı gibi. Babam s.kti olum benim belamı diyor, olum sadece seninki mi benimkisi şeyimden tavana asacak diyoruz, ha öyle mi diyor, rahatlıyor bizimkisi anlamsızca, burnundan fırt fırt çekiyor salya, sümüklerini.

Biz arabaya doluştuğumuzdan dolayı bizi içeri aldıklarını sanıyoruz, bizi suçlu kamyonuyla polis merkezine götüren adam "osuruktan maçlar için gece uykumdan oldum, bana ne Luton'undan Colchester'ından" deyince bizim jeton düşüyor. Meğerse Luton Reading'e geliyormuş, Colchester'da Wycombe'ye. Bunlar aralarında kanlı bıçaklı olduğu içinde polis alarm moduna geçmiş. Abi bir saniye biz Brighton'dan geliyoruz deyince, Adam sigarasından şöyle bir çekiyor; Belli ki ağız burun girecek bize. Yanımdakinin bacak zıngırtılarının momentumu bende çene titremesi yapıyor.

Bilmeyenler için bir not düşeyim; İngiltere'de Amerika gibi bir polis ülkesi değil, lakin özellikle taraftarlara karşı polisler çok sertdir,acımazlar. Örneğin, Milwall- Tottenham olayı filmlerde, masallarda anlatıldığı gibi değildir işin içinde polis vardır o olayların. Bu da başka bir post konusu olsun. Neyse.

Bu polisler bize çok pis burun dalıcaklar derken, inin la aşağı siee! deyince bizi bayram çocuğu havası alıyor, iniyoruz kurbanlık koyunlar gibi.

Aşağı atlıyoruz, ancak vakit sabahın altısı. Gök yeni yarılıyor, bizi bir ürperti alıyor, sanarsın Normandiya açıklarına saldıran askerler gibiyiz. Biz olum ne yapıcaz lan derken, Sütü seven kamyoncunun çocuğu hala zırlıyor, kamyonet gitti diyor. Haklı da. Ensesine iki pıt-pıt yapıyoruz susuyor.

Bir saat falan oyalanıyoruz çayırlıkta, yolun üzerinden bir tane araba geçmiyor. İşin garibi uzakta bir yerlerde tren sesi geliyor ama kestiremiyoruz. Derken biri ordan atlıyor; Çok uzaklaşmış olamazlar, külleri taze diyor. Çocuk korkudan sıyırmış, ıssız ada espirileri yapıyor, neyse ki dövüyoruz ayak üstü, kendine geliyor.

Saat sekiz gibi oluyor, uzaktan bir otobüs geliyor. Yırtıyoruz kendimizi, fren yapıyor otobüs. Bizi almıyor, ama yanımızdan geçerken eliyle arkayı gösteriyor. Arkaya bir bakıyoruz bir otobüs daha geliyor. Ona el kaldırıyoruz bu sefer, neyse ki duruyor bu sefer ki.

Gençler nereye diyor, abi Reading galiba buraya yakın, oraya bizi atar mısın? diyoruz. Atlayın diyor, atlıyoruz otobüse.

Otobüse binen ilk arkadaşı "Beyler Mahmut hoca burda gelmeyin" havası basıyor. Kafamda Sezen Aksu'nun işte biz o gün tükeneceğiz şarkısı loop'a sarıyor o sıra. Arkamda Dudullu- Hadımköy otobüsü 9.00-16.00 arası memur gibi çalışan fordçu gibi itikleyen arkadaşa itekleme olum derken kendimi otobüste buluyorum. Otobüs durudğu için gözlerini açmaya çalışan Lutonlular olayı anlamayı çalışıyorlar. Bu arada söylemeyi unuttum; Luton taraftar otobüsüne binmişiz, yani o anlık. Çünkü birazdan da Lutonlu arkadaşlar bize binecek yani mecazi anlamda, galiba.

Nasıl binmesinler bize! Çoğu daha üç hafta önce Brightondaydı, mesela o gün burnunu dağıttığım eleman 15-16 numaralı koltuğun cam kenarında oturuyor. Ve muhtemelen beyin nöronları sinapsislerinden benimle, bizimle ilgili fotoğrafik hafıza bilgilerini getiriyor, yalnız uyuyor mu gözleri açık mı fark edemiyorum o noktadan. Bir kaç tanesi kafasını kaldırıyor, belli henüz uyku mahmurluğundalar, utanmasak piş piş piş diyeceğiz. Danalar girmiş bostana tey tey çekeceğiz.

Herşey güzel giderken, Reading'e bilemedin 15 kilometre yaklaşmışken burdan kendisine kucak dolusu analı-bacılı küfürlerimi yolladığım otobüs şoförü sert bir fren yapınca fon müziğinin sesini yükseltti stüdyo şefi sanki. Disco Ball'dan sanki ışık süzmeleri vuruyordu hepimizin yüzüne. Ve söylüyordu sezen şarkısını;

Etrafımızı sarıverecek
Bir boşluk ki asla bitmeyecek
Herşey bir anda anlamsız gelecek
İşte biz o gün tükeneceğiz
İşte biz o gün tükeneceğiz.


Burnunu dağıttığım çocuk artık beni yeterince iyi tanıyordu, nitekim saatler 09.30'u gösteriyordu. Öndeki koltuktan birileri bağırdı; Hey bu şerefsizler ne arıyor burda!
.....

Size bu hikayenin sonunda oradan sadece dayak yiyip uzaklaştığımızı söylesem yalan söylerim. 13 kişinin Reading çayırında anadan doğma bir şekilde otoyolda bırakıldığını söylesem sanki doğruyu söylemiş gibi olurum. Gibi.

Yazı: Joe Jonese Ateşdağlı

Mahalle Takımı

Evinin iki blok arkasında yeşil bir sahası, elinde yüzlerce kanalı bulunan uydunun kumandası olanların hikayesi bu.

Yeni biçilmiş çimin kokusunu, hakem forması giymiş köşedeki kasabı, takımı yöneten gıcık komşuyu tanımama hissiyatı değil o çimin üstünde oynayanları tutmanın verdiği hezeyan.

Sanrılar, delüzyonlar...

2000 kişilik Gretna kasabasında yaşıyorsun. Tuttuğun takımda cevher gibi çocuklar var. Hepsi evinin arkasındaki sahada büyüyor, Televizyondaki abilerinin akşamki maçının provasını yapıyorlar. Pencereden hepsinin oynamaya çalıştığı basit bir oyunu nasıl heyecanla yaptıklarını görüyorsun, gülümsüyorsun.

Kudüs'de Roma'da dövüştürmek için gladyatör eğitiyorsun. Aşağıdan gelen siyah tenli çocukları iki somun ekmek parasına satın alıyorsun. Onlara nasıl dövüşüleceğini değil, nasıl ayakta kalınacağını gösteriyorsun, öğretiyorsun. Öleceklerini bilmeden uğraşıyorlar sözde köleler, onlar için önemli değil bir yıl sonraki kolezyon dövüşleri, senin para kazanmak için uydurduğun Kraliyet gösterilerine inanıyorlar.

Sigorta şirketinin yerel bir noktasında çalışıyorsun, tüm gününü öldürecek bir iş cinsinden. Akşamları eve gelip dünden kalan bulaşıkları yıkıyorsun, Milyon kere yayınlanan o sıkıcı sit-com dizilerini izlemeye çalışıyorsun ama aklın tv'de değil, ertesi gün için heyecanlısın çocukların maçı var.

Çocuklar çok iyi. Mahalle'den sıyrılıp 150 kilometreden gelen takımlarla oynuyorlar artık maçlarını. Üzerindeki formaları bile değişiyor çocuklar iyi oynadıkça, hakemler artık senin tanımadığın insanlar. Baksana, kasaba dışındaki tekstil fabrikası kale arkasına reklam koymuş. Maç öncesi gittiğin bar bile tıklım tıklım, şaşırıyorsun.

Yaşadığın yer'in aşağılarında yanardağ patlamış, etraf yardıma muhtaç siyah tenli insanlarla dolmuş, zoraki göçmüşler Kudüs'e. Bu fırsatı değerlendirmelisin, artık bir somun ekmek parasına dahi kaslı çocukları gladyatör kampına dahil edebilirsin, dillerini anlamasan dahi biliyorsun onların özelliklerini, sen bu işten Roma'da çok para kazanacaksın.

Çocuklar dövüşmeyi öğrendikçe, hırslanıyor. Önlerine bir tas çorba koyulduğunda dünyanın en mutlu insanlarılar. Zamanın artık az, yüzlercesi arasından seçimini yapmalısın. Biliyorsun ki çoğu daha yolda giderken hastalanıp ölecek, kral karşısına güçsüz adamlarla çıkmamalısın; ki bunu benden daha iyi biliyorsun kral bu tarz durumları hiç sevmez, eğlendireceği binlerce halkı var kolezyumlarda.. Mantıklı düşünüp aralarında en cesaretlilerini seçip bindiriyorsun gemiye.

Seninkiler koptu gidiyor. Eskiden gittiğin aşağı kasabadaki deplasmanlara benzemiyor artık deplasmanlar. Sahalar büyüyor, stadlar değişiyor. Çocuklar topun hakkını veriyor ama hakikaten, mükemmel oynuyorlar. Deplasmana gittikçe daha büyük kasabalar, şehirler görüyorsun. Sana dedenin savaş yıllarını anlattığı o şehirlerin aslında büyüleyici olduğunu görüyorsun. Büyük binalar, köprüler, yollar; kendini masallardaki kahramanlar gibi hissediyorsun. Deplasman otobüsü bile büyüyor. Artık klubün sponsorları var, cebinden para bile ödemiyorsun.

Takımdaki çocuklar kendini aşıyor, yirmi maçtır yenilmiyor. Her deplasman dönüşünde evinin arkasındaki o çim sahanın yeni yapılan bir stada dönüşmesini izliyorsun. Üstelik keyiflisinde, klubün yetkililerini tanıdığın için sigorta işlerini sen yapıyorsun. Bir rüya gibi herşey, artık o sıkıcı sit-comları izlemiyorsun. Barlarda yeni edindiğin arkadaşlarla görüşüp, deplasman hikayeleri dinleme adına zaman kazanmak için bulaşık makinesi alıyorsun.

Gemiden indiğinde gladyatörler gibi sende şaşırıyorsun; Roma seni büyülüyor. Bu inanılmaz etkileyici silüet karşısında dövüşü unutuyorsun kısa bir süreliğine. Ama sen lidersin, adamlarının bu durumunu çabucak değiştirmen lazım. Onları gladyatörlerin kaldığı yere götürüyorsun, sen ise sana anlatılan garp hikayelerini yerinde test ediyorsun.

Kraliyet dövüşleri haftası başlıyor. Adamlarının sırası gelene kadar cesaretlerini topluyorsun. Onları bir daha görmeyeceksin, artık onlar da bunun bilincindeler, hepsi orada ne olduğunu görüyorlar kendi gözleriyle. İçinde hafif bir burukluk da yok değil hani, ama üzerinde Roma imparatorunun suratı olan altınları aldığında biliyorsun ki sen artık zenginsin. Eğittiğin gladyatörlerin dövüşünü izlemeden çıkıyorsun arenadan. Gelecek senenin hazırlıklarını düşünmelisin, Kudüs'e dönmek için yollar aramanın tam vakti.


Artık herşey farklı; Takımın birinci lige yükseliyor.

Ve sen takımının deplasman maçının yayını için kumandadaki kanal düğmesine bastığında bitiyor aslında bu hikaye. Tıpkı sene sonunda hikayesi bitecek Takımının kaderi gibi.

Yazı: Joe Jonese Ateşdağlı

Çakma "Imperatore"

Tarih 30 Eylül 2003. Galatasaray İstanbul'da Şampiyonlar Ligi grubunda Real Sociedad ile karşılaşıyor. 2-1 mağlup oluyor. Maç sonu Star Tv'nin o zamanki muhabiri Ersin Düzen bizim meşhur İmparatorumuz Fatih Terim'in yanına geliyor. Birkaç maçtır çok kötü performans gösteren Gabriel Tamas'ta neden ısrar edildiğini soruyor. Terim kıpkırmızı oluyor. önce Düzen'i azarlıyor, sonra "neden gol atan Hakan Şükür'ü değil Tamas'ı soruyorsunuz" diye çıkışıp röportajı terkediyor (aslında bu yaptığı UEFA Şampiyonlar Ligi maç sonrası prosedürüne aykırı iken).

Tarih 19 Kasım 2008. Avusturya-Türkiye hazırlık maçı, Viyana'da maç öncesi. Basın toplantısı yapılıyor. Milli takımlar teknik direktörü aynı Fatih Terim soruları cevaplıyor. Derken bir gazeteci Terim'e "Fatih Tekke'nin milli takıma forma pazarlığı yaptığı için alınmadığı iddialarını" soruyor. Terim'in rengi atıyor "bu tür söylentileri dinlemem, lütfen başka soruya geçmenizi öneririm" diyerek önüne bir şeyler not ediyor. Her türlü şeyi üretebilirsiniz bana aynı gazeteciyi bir daha tanıyabilmek için ismini ve haber ajansını ya da televizyon kanalını not ettiği fikrini uyandırdı. Onun bu tür uygulamaları olduğunu iyi biliyorum. Sonra da bir kaç şey daha söyleyip toplantıyı bitiriyor.

Aynı akşam. Alman milli takımının teknik direktörü bizim meşhur Alman köylümüz Joachim Löw milli takımlar düzeyindeki ezeli rakip İngiltere'ye kendi evinde 2-1 mağlup oluyor. Maç sonu televizyon başında ZDF'yi izliyorum. Gecenin göremediğim gollerini görmek için. Löw program sunucusu ve yorumcu Oliver Kahn'ın arasına geliyor. Alman sunucu Almanların hata yaptığı her pozisyonu bilgisayar destekli soruyor Löw'e. Löw elinde mikrofonla cevap veriyor. Gollerdeki pozisyon hatalarını soruyor, Löw cevap veriyor. Maç içinde İngiliz orta sahasının presi sonucu bir çok topu kaptıran Simon Rolfes'un neden oyunda 90 dakika kaldığını soruyor. Löw buna da cevap veriyor. Bundesliga'nin ve Avrupa'nın bu sezonki sürprizi Hoffenheim'dan neden sadece 1 oyuncunun ilk onbirde şans verildiğini soruyor (Marvin Compper), Löw onu da yanıtlıyor. Sesini tek bir desibel yükseltmeden. Sakince, soğukkanlıca. Röportaj bitince de gülerek vedalaşıp gidiyor.

Fatih Terim'in ve maalesef ona karşı yapılan her eleştirinin (blogda çokça değindiğimiz üzere) ona bir saldırı, çekememezlik, artniyet sonucu olduğunu ileri süren grubun bir problemi var. İstedikleri, duymak istedikleri sorular yerine kararlarını sorgulayıcı sorularla karşılaşınca gereksiz bir saldırganlık ve alınganlık içine giriyorlar. Bu ülkede en fazla kredisi olan adam Fatih Terim. Görevde ondan önce bulunan teknik adam için bilgisayar verilerini kullanıyor diye "laptop hocası" lafını yarattık ve sırf 1 adamı kadroya almıyor diye astık. Terim "laptop hocası" değil, bu ülkenin ona verdiği lakapla "İmparator"u. Halkını, ona yapılan eleştirileri dinlemesi lazım. Büyük güç büyük sorumluluk da getirir. Elinde çok güçlü bir kadro, çok büyük imkanlar (milli takım futbolcularına tesis, prim gibi konularda tanınan imkanlar bugün dünya üzerinde ilk 5 içerisinde) ve her ay hesabına yatan yüklü bir meblağ var. Bu gücün ve yetkinin bir de sorumluluğu olacak tabi. Bu sorumluluğun peşindeyiz unvanların ve kişilerin değil. Bunu hem kendisi hem de etrafındakilerin anlaması gerek. Kendisini 5 ay önce Euro 2008'den evine gönderen adam yapabiliyorsa o da yapabilmeli, daha ötesi yapmak zorunda.

Açıldı !



Fenerbahçe tribünlerinin en iyi taraftar grubu Kill For You'nun resmi sitesi sonunda açıldı.

http://www.kfy96.com

3 Ocak 2009 Cumartesi

Hınc-Al

Arsenal'in Carling Cup'ta çeyrek finale yükselmek için Wigan karşısına çıkardığı ilk onbirin yaş ortalaması. 19. Arsene Wenger her geçen gün daha fazla dalga geçiyor bizle diye düşünmeye başladım. Kadroda bulunan Aaron Ramsey'i zaten biliyoruz ama başımıza bir de 16 yaşındaki Wilshere, Randall, 2 gol atan 20 yaşındaki Simpson, 18'lik Lansbury ve Wenger'in daha 17 yaşındayken Atalanta'ya 350,000 pound saydığı ve dün akşam Fabianski'nin yedeği olan 20 yaşındaki İtalyan Vito Mannone çıktı. Sahaya çıkan tüm oyuncu kadrosu aşağıda. 19 yaş ortalaması ile Premier Lig'de oynayan bir takımın karşısına çıkıp 3 tane salladı Arsenal. Bu yaş ortalamasından çok da yukarıda olmayan bir ortalama ile Fenerbahçe'ye 5 gol atmıştı. Hatırlatma amcımız şu. Hıncal Uluç buyuruyor. "Galatasaray gol yedi, takımı ateşleyecek bir tecrübeli oyuncu yok hepsi çoluk çocuk, Hasan Şaş ve Hakan Şükür gibi iki tecrübeli ismi yönetim kenara itti". Şimdi ben mi yanılıyorum, tablo şu. Yaş ortalaması 25'i bulmayan bir takımın aynı sahada 5 gol attığı takımdan (bu golleri atanların yaşları 24, 23, 21, 19, 17) 4 gol yiyen takımın, basında 40 yıldır görev yapan yazarı "sahada çoluk çocuk vardı, tecrübeli oyuncu yoktu" diye dert yanıp birisi 37 (futbolu bırakmış) diğeri 32 yaşındaki adamın eksikliğinden medet umuyor. Birisi bana bir tokat atabilir mi?

Fabianski, Hoyte, Song Billong, Djourou, Gibbs, Wilshere (Bischoff 76), Randall, Ramsey, Merida, Simpson (Lansbury 76), Vela (Fonte 84).

Yedekler: Mannone, Coquelin, Ogogo, Frimpong.

Douche & Turd

Stan Marsh: I think voting is great. I just didn't care this time because it was between a giant douche and a turd sandwich.

Man fom PETA: But Stan, don't you know, it's always between a giant douche and a turd sandwich. Nearly every election since the beginning of time has been between some douche and some turd. They're the only people who suck up enough to make it that far in politics.

Grand Opening

-Açılış gecesi ne zaman?
+3 Temmuz.
-Oraya şimdi gidiyor muyuz? Orası çoktan açık.
+Hayır, bu büyük açılıştan önce yeri test etmek için yapılmış bir ön açılış.
-Ön açılış? Büyük açılış? Flamingo'yu açtıklarında bir gün kapalı, ertesi gün açıktı.
+Biliyorum, oradaydım. Artık farklı.
-Öyleyse açılış gecesi ne zaman?
+3 Temmuz.

Obama'nın Kenya'daki Ailesi ABD'ye Taşınır

Tutarlı ve İlkeli Basın

Türk basınının kaostan, asparagas haberlerden ve sözüm ona transfer "bombalarından" beslenerek 2000'li yılların başlarından itibaren ayyuka çıkardığı bayağı yayıncılık anlayışının sonunun ne zaman geleceği hakkında ben düşünmeyi bıraktım. Zaten bıraktığımız için de futbol ve sporun diğer dallarının sevdalıları bu bloglara ve diğer mecralara açıldı ya. Basının bu yayıncılık anlayışını sürdürürken yaptığı işlerden birisi de, kafalarında kendi gazeteleri ile ilgili arşivleri silmeleri. Yani öyle haberler yapılıyor ki, sanki 4-5 yıldır kendi sayfalarında yer verdikleri haberlerden hiçbir sorumluluk duymadıklarını düşünüyorsunuz.

Arsenal Fenerbahçe karşısındaydı. 5-2 kazandı. Bugüne gelene kadar gazetelerin bir çoğunda şu tür bir haber gördüm. Arsene Wenger Arsenal'in 12 yıldır başındaymış, istikrar böyle sağlanırmış, zaten Arsenal kurulduğundan beri ortalama 6 yılda bir hoca değiştirmiş, Fenerbahçe ise ortalama yılda bir hoca değiştirmiş. Bu istikrarsızlıkla nasıl istikrar sembolü Arsenal karşısında başarılı olunurmuş. Şimdi bu haberleri yazanlar ya sayı saymayı bilmiyorlar ya da Alex Ferguson'dan küfür yememişler. Arsene Wenger 12 yıldır o takımın başında. Geçen sene de ordaydı. 5 sene önce de. Türk basınının varlığı ise Arsene Wenger'in varlığından daha eski. Bu istikrarı ancak uygulayandan 5 gol yeyince dile getirmenin basitliği ve olaya üstün körü bakış apayrı bir mesele. Asıl trajikomik olan basının yıllardır yaptıkları yayıncılık politikasından bihaber davranması ve sanki o haberleri yazanlar hiç kendileri değilmiş gibi davranmaları. Arsenal İngiliz futbolunun en büyük birkaç kulübünden birisi. Arsenal bu takımın başında kaldığı 12 yılda sadece 3 kez şampiyon olabildi. 9 kez unvanı başkasına kaptırdı. Herhangi bir Avrupa Kupası şampiyonluğu yok. Şampiyonluğu en çok kaptırdığı adam Alex Ferguson Manchester United'ın başındaki ilk bir kaç yılında şampiyonluğu bir kenara bırakın 13.lük yaşamış bir adam. 1986'da atandı. 7 yıl boyunca şampiyonluk göremedi. 1989 yılındaki FA Cup yarı finalini Nottingham Forest'e kaybetse idi ertesi gün kovulacaktı. Kaybetmedi, o sürenin üzerine 19 yıl koydu ve ilk şampiyonluğunu alması 1993 yılını buldu.

Şimdi gözünüzün önüne getirin, Galatasaray'ın başına geçip 7 sene şampiyon olamayan bir hoca, Fenerbahçe'nin başında 12 sene kalıp 3 kez şampiyon olabilmiş bir hoca. Böyle bir şeyi aklınız hayaliniz alıyor mu? Mümkün değil. Peki yine hayal edin. Daha göreve yeni gelmiş bir hoca hakkında 4., 5. haftada istifa söylentisini yayan, Skibbe'nin yerine en az 5, Aragones'in yerine en az 6, lig lideri olan Ertuğrul Sağlam'ın yerine 3-4 tane hoca adayı bulan ve hatta bu hocalarla anlaşıldığı haberini yapan Türk basını Alex Ferguson ve Arsene Wenger'i ne yapardı. 44 sene sonra bir ulusu şampiyon yapan adam için neler yazılıyor görüyorsunuz işte. Efendim Xavi, Iniesta İspanya'yı şampiyon yapmış, Aragones'in bu şampiyonlukta payı yokmuş. Sanki bu 2 futbolcu profesyonelliğe bu sene adım atmışlar gibi. Yıllardır bu oyuncular etraftaydı, onları bir araya getirip belirli bir taktikle oynatan "dede" idi başkası değil. Bu ne demek biliyor musunuz? Alex Ferguson Fenerbahçe'nin başına geçse şu sözlerin söyleneceğinin kesin olması demek. "Rooney ve Ronaldo ile şampiyon olmak marifet değil", "25 sene oldu senin süren doldu", "Kariyeri boyunca Britanya dışında çalışmamış hocayı getirirseniz böyle olur" ...Türkiye'de kariyerli kariyersiz hiçbir hocaya 3-4 hafta bile sabredemeyen, kaostan, istikrarsızlıktan, çalkantıdan beslenen, oyuncu, başkan, teknik adam farketmeksizin sürekli sirkülasyon yanlısı olup bunu destekleyen basının "Arsene Wenger ve istikrar Fenerbahçe'yi mağlup etti" demesi size de son derece içten pazarlıklı, bayağı, sığ ve yapmacık gelmiyor mu? Bana geliyor. Bu basınımızın bu yönde ilk icraatı değil. Bizi de görmüyor sanıyorlar, ama görüyoruz, kaydediyoruz. Tabi aynı anlayış türk futbol izleyicisinde yok mu? Var elbet. "Arsene Wenger 12, Alex Ferguson 25 senedir takımın başında" diye her yerde tellalık yapan bizlerin Michael Skibbe ve Aragones için "bavulunu toplasn defolsun" laflarını dağa taşa yazmamız ve aynısını ilginç şekilde Gerets, Zico, Daum, Del Bosque, Scala, Lucescu hatta hatta Galatasaray'ın ilk döneminde Fatih Terim için yapmış ve hiç ders almamış olmamız çok acı değil mi?

Kendi Kalesine Atılan En Güzel 10 Gol

10-Sergei Ostapenko (Sırbistan-Kazakistan): Şimdi yukarıda çok güzel gol dedik ama bu gole güzel dememizin tek sebebi var o da hummalı bir takım çalışması sonrası atılmış olması. Euro 2008 elemeleri A grubunun iki takım açısından son maçı olan karşılaşmasının 79. dakikasında Sırbistan sağ kanattan bir köşe vuruşu kullanır. Top Kazak ağlarına gidene kadar 3 Sırp ve 6 Kazak oyuncuyla temas eder. Golü izleyin bana hak vereceksiniz.

9-Klaus Augunthaler (Kızılyıldız-Bayern Munich): Bu golün güzellik açısından çok büyük bir önemi olmayabilir ama Kızılyıldız'ı efsane kadrosuyla finale çıkaran ve ardından penaltılarla galip gelmesini sağlayan goldür. Kaptan Augunthaler Yugoslavya'da oynanan rövanşa maçının uzatmalara gitmesi sonrası 120. dakikada Aumann'ı mağlup ederek attığı golle Kızılyıldız'ı toplamda 4-3'lük skorla finale taşımıştır.

8-Chris Brass (Bury-Darlington): Tamam topukla atanı göreceğiz, kafayla atanı gördük, ayağınızla atmak zaten normal. Ama ayağınıza gelen topu burnunuzdan sektirip kendi kalenize atabilir misiniz? Ronaldo ve Ronaldinho "biz top cambazıyız" diyorlarsa gelip Brass'tan öğrensinler.

7-Nobuhiro Sugawara (Japonya-Danimarka): Bu golü yeşil sahalardan değil buzlu sahalardan aldım. Kendi kalesine gol atan çok oyuncu görmüştüm ama attığı gole sevineni hiç görmemiştim. 2004 Nisanında Dünya Kupası'nda Danimarka ile Japonya'nın karşı karşıya geldiği ve normal süresi 3-3 biten maçın uzatmalarında Danimarka bir hücum yapar. Puck ortaya çevrilir arka direkte bekleyen Sugawara pozisyonunu alır ve fırsatçılığını konuşturarak puckı fileye yapıştırır, ardından da gol sevincini yaşar ama sevinç 1 saniye sürer çünkü attığı golün yanlış kaleye olduğunu anlamıştır. Japonlar mümkünse hokey oynamasın.

6-Jan Durica (Debrecen DVSC - Fehérvár): Penaltı vuruşundan sonra eğer top kaleciden dönmüşse genelde penaltıyı kullanan oyuncunun tekrar topa vurması çok kolay değildir zira henüz vuruş aksiyonunun tamamlamış kasların tekrar harekete geçişi belli bir süre alır. Sorun yok, çaresi Slovak Jan Durica'da. Macar Kupası çeyrek finalinde Fehérvár maçı 2-1 geride götürürken ev sahibi ekip bir de penaltı kazanır. Fehérvár kalecisi topu kurtarır ama penaltı noktasına yetişen Durica düzgün bir vuruşla topu kendi kalesinin ağlarına yapıştırır. 86. dakikada gelen bu golle de Fehérvár kupaya veda eder.

5-John Arne Riise (Liverpool-Chelsea): Geçtiğimiz yıl Şampiyonlar Ligi yarı finali. Liverpool tüm maçı Dirk Kuijt'ın golüyle önde götürdükten sonra 94.dakika gelir çatar. Malouda sağdan topu ortaya çevirir, John Arne Riise yerden 20 cm yüksekliğindeki topa uçan kafayı yapıştırarak Reina'nın kalesinin tepesine çakar. 1-1. Maç biter Liverpool rövanşta 4-2 ile kupaya veda eder. Liverpool taraftarları maç sonrası Riise'yi tribüne çağırarak teselli ederler.

4-Lee Dixon (Arsenal-Coventry City): 1991 yılındaki Premier Lig mücadelesinde Dixon Arsenal kendi sahasında oyun kurarken topu kendi sahasının ortasında alır. Bir kaleye bir Seaman'a bakar 30 metreden muhteşem bir aşırtmayla topu Arsenal ağlarına takar. Seaman'ın ömrü aşırtma gol yemekle geçmiştir zaten (bkz. Nayim, Ronaldinho) bunu da itiraz etmeden içeri alır.

3-Tony Popovic: Ben bu golü rakip kaleye atacak en fazla 5 oyuncu sayarım, Tony Popovic kendi kalesine atmayı başardı. Eylül 2004'te Portsmouth'un Crystal Palace'ı 3-1 mağlup ettiği maçın son golü sağ kanattan gelen ortayı kaleye arkası dönükken topuk darbesiyle uzak köşeye bırakan Avustralyalı'ya aitti. Enfes bir gol. Tek problem hedefinden 105 metre sapmış olması.

2-Jamie Pollock (Manchestr City-QPR)
: 1958 Dünya Kupası finalinde Pele'nin İsveç'e attığı golü düşünün. Hani rakibin üstünden aşırtıp köşeye bıraktığı. Şimdi son vuruşun kafa olduğunu düşünün ve kaleleri değiştirin. Manchester City forması giyen Jamie Pollock'ın 1999'da sondan ikinci hafta küme düşme mücadelesindeki rakip QPR ile oynanan maçta kendi kalecisi Martyn Margetson'a attığı bu enfes gol City'i 2.lige göndermiş QPR'ı ligde tutmuştur. Bunun ardından QPR'lı taraftarlar internette açılan bir ankette geçmiş 2000 yılın en ilham verici insanı olarak Pollock'ı zirveye taşımış ve Hz. İsa'nın üzerine yerleştirmişlerdir. Ama gol de ne gol. O ne alış, o ne dönüş, o ne aşırtma. Ercan Taner bu golü anlatsa kendinden geçerdi. Tabi Oscar Cordoba'nın şike yapmak için 94. dakikada ceza sahası dışından uzak şutları iyi olmayan bir oyuncunun vuracağı bir topa bel bağladığını ileri süren çeyrek akıllıların ülkesinde Pollock'ın kaderi talihsiz Escobar gibi olur muydu bilemem.

1-Recep Çetin (Malmö-Beşiktaş): Bu golden dünya futbolunu takip eden kaç kişinin haberi vardır bilmiyorum ama bizim için yeri çok ayrıdır. Açık söylüyorum ben bu golü yiyen Engin İpekoğlu'nun yerinde olsam yere yatar 2 dakika boyunca gülerdim. 19 Eylül 1990 tarihinde İsveç'te oynanan ve Beşiktaş'ın 3-2 kaybettiği maçın Malmö adına son golünü Recep Çetin sağ kanattan gelen ortaya mükemmel bir vole yapıştırarak atmıştır. Gol sonrası o an atağın gelişimine kadar sessiz kalan ve büyük ihtimal maç bitse de gitsek havasına giren spiker Levent Özçelik, ilk bir kaç saniye ne olduğunu anlayamamış ve olanları sonra idrak edebilmiştir.

İstanbul Büyükşehir Belediye Spor

Hafta sonu maç özetlerini izlerken, Şehr-i İstanbul’umuzun medari iftiharı Büyükşehir Belediye Spor’umuzun, tamamı tıklım tıklım “boş” tribünler önünde Antalyaspor karşısındaki zaferine tanık oldum. Sonrasında, bu “önemli galibiyetin” anlamını henüz idrak edememişken, aklıma yine o soru takıldı. Bu takımın bu ligde ne işi var?

Belediye kulüplerinin, özellikle profesyonel seviyede sporla iç içe olması, spor-siyaset ekseninde tartışıldı genelde. Oysa olayın, bir de ne zamandır aklımı kurcalayan maddi boyutu var tabi ki. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin, futbol kulübü için ayırdığı yıllık bütçe, internet verilerine dayanarak, 12-13 Milyon YTL. İki sezondur ligde olan ve gidişata göre büyük ihtimalle seneye de Süper lig’de olacak takımın, üç yıllık toplam harcamasını 30 Milyon YTL olarak öngörelim

Peki harcanan bu 30 milyon YTL’nin karşılığı nedir? Koca bir sıfır.

Her yılbaşı, büyük ikramiyenin tutarı ile ilgili yapılan o saçma hesaplama yöntemini kullanırsak, harcanan bu para ile ;

- Tanesi 500.000 ytl’den 60 adet okula kapalı spor salonu yapılabilir. Her bir salondan, farklı spor dallarında 150-200 çocuğun yararlanabildiğini düşünürsek, toplamda 12.000 çocuğun düzenli olarak spor yapması sağlanabilir.

- Tanesini 200 ytl’den hesaplayabileceğimiz, forma, eşofman ve ayakkabıdan oluşan 150.000 spor kıyafeti seti alınabilir.

- Tanesi 15.000 ytl’ye mal edilebilecek toplam 2.000 adet outdoor basketbol sahası yapılabilir.

- Aylık 2.500 ytl brüt maaş ile, 1.000 adet beden eğitimi öğretmeninin 1 yıllık istihdam maliyeti karşılanır. Böylece, her okulda 3 beden eğitimi öğretmeni görevlendirildiğini ve her okulun ortalama 450-500 kişilik olduğunu varsayarsak, toplamda yaklaşık 150.000 öğrenciyi, 1 öğretim yılı boyunca beden eğitimi dersine gelen coğrafya hocası zulmünden kurtarabiliriz.

- Tanesi 350.000 Euro’dan, 2009 Model, 40 adet Ferrari California’yı, eskrim, badminton, kano, atıcılık, okçuluk gibi ilginin nispeten daha düşük olduğu olimpik spor dallarından herhangi birinde uluslararası düzeyde şampiyon olan 40 sporcuya hediye olarak verilebiliriz.

- Her biri için 10 milyon dolar verilecek iki Hollywood yıldızıyla, mesela Charlize Theron ve Colin Farrell, konusu ata sporumuz olan güreş olan ve İstanbul‘da çekilecek olan bir filmi finanse edebiliriz.

Listeyi son iki örnekte olduğu gibi daha da absürd hale getirerek genişletmek mümkün tabi ki. Ancak verilecek en absürd örnek bile, bir sezon boyunca oynadığı maçlardaki toplam seyirci sayısı, oynadığı stadın kapasitesinin yarısını bile bulmayan ve hiçbir işe yaramayan bir takımdan daha absürd olamaz.

Eğer, 120 milyon dolara mal olmuş, yapılmasına kesinlikle karşı olmadığım, olimpiyat stadının boş kalmaması ve sürekli işlemesi gibi saçma sapan bir amaçları var ise, şehrin tüm billboard’ları zaten ellerinde. Tüm billboard’lara olimpiyat stadının resimlerini koyarlar, altına da “içinde spor yapacak sporcu, izleyecek seyirci yetiştiremediğimiz olimpiyat stadımız” yazarlar. Bir de turistik tur düzenlerler, emin olsunlar daha fazla insanı çekerler oraya.

İstanbul’a oranla daha küçük, özellikle sosyal imkanları kısıtlı olan şehirlerde spor-siyaset ilişkisinin daha etkili olmasını anlayabiliriz. Hatta büyük şehirlerde, belediyelerin amatör sporlara, basketbol ve voleybol dahil, destek vermesinin de ülkemiz şartlarında bir açıklaması olabilir. Peki, Büyükşehir Belediye’nin, Süper ligde mücadele etmesinin İstanbul halkına, belediyenin kendisine ve Türk sporuna ne gibi bir katkısı vardır?

Sussex Cehennemi

Paul Breitner

Yeşil sahaların Afro saçlı Maoisti

2 Ocak 2009 Cuma

Fırfır Yok Sergen

‘Bu Fenerbahçe şampiyon olsun yorumculuğu bırakırım’ Sergen Yalçın - NTVSpor yorumcusu.
Mayıs’ta görüşürüz’ Aragones - Fenerbahçe Teknik Direktörü

Beckham

Buonasera a tutti. Prima di tutto vorrei ringraziare di cuore Adriano Galliani e tutto l’A.C.Milan che mi hanno dato l’opportunità di essere qui. Mi piace molto il vostro paese e sono felicissimo di essere qui a Milano, è un vero onore per me. In passato ho giocato nelle principali squadre dell’Inghilterra, della Spagna e adesso ho l’occasione di poter giocare nel Club più titolato al Mondo, il Milan. Lavorerò duro e cercherò di dare ai miei colleghi quello che ho sempre dato nelle altre squadre. Sarà questa una grande opportunità di lavoro che mi permetterà anche di stare vicino alla mia famiglia.’

Aynı topraklarda yaşamak da varmış. :)

Başkan Görmesin !

Herkes Mağdur

Lige ara verdik. Maalesef akılda kalan tek şey hakem hatalarıydı. Ama bakıyorum da Fenerbahçe dışında bütün takımlar mağdur. Şu lige neredeyse havlu atıyorduk sezon başındaki bariz hakem hataları yüzünden. Antep maçında Guiza'ya yapılan biçme girişimini es geçen, Kadıköy'de Alex'le ilişkiye girmek isteyen oyuncuya “yürü koçum“ diyen zihniyete rağmen 10 maçta 8 galibiyet ile geri geldik.

Bu dönem hakem hataları açısından inanılmaz şansız geçti. Belki 3-4 sezon boyunca anca gerçekleşecek uç olaylar bir yarıya sığdı. Ben çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışmalarının bundan daha fazla yaşandığı tam bir sezon hatırlamıyorum ki ilk yarıda daha ne kadarı oldu. Bu olay hakemlerin de bütün kimyasını bozdu. Nitekim Deivid’in füzesini gol saymayan hakemde ben art niyet aramam. Arayamam. Çünkü bir hakeme maç öncesi para verseniz, bu takımı katledeceksin deseniz bile o hakem o golü verirdi. Bu tamamen geçmiş haftalarda olan olayların psikolojik olarak hakemleri ne kadar yıprattığının göstergesidir. Şanssızlık. Allah ikinci yarı hakemlerimize yardım etsin.

Şimdi başta neden şikayet ettim peki? O bir tepkiydi aslında. Bakıyorsunuz GS-BJK maçına, yabacı oyuncu derdini anlatamıyor diye kırmızı kart görüyor. Maçın kaderi etkileniyor. BJK’li yöneticilerden GS aleyhine bir tane açıklama yok. Üstelik orada bile Fenerbahçe’nin maçına atıfta bulunuluyor. Şu yorumu kendi köşe yazarlarından dinledim: “Bunun adı Fenerbahçe kompleksidir. Bizi küçültüyorsun. Yeter Demirören.” Hakikaten inanamıyorum. Bu kadar silik bir başkan profili ben hayatımda ilk kez görüyorum. Çok dalga geçtiğimiz Özhan Canaydın’ın bile bir duruşu vardı. Benim köy kahvemden Hakkı Dedem yapardı böyle. Maçı izlerken tek bir hatada “Bu hakem satılmış Fenerbahçe’yi şampiyon yapacak bunlar. Belli her şey” diye dert yanardı. Üstelik maç Fenerbahçe’nin maçı olmazdı.

Önce Kadıköy’deki GS maçına bakın. Maç öncesi bir anda GS hakem hatalarından mağdur takım haline geliverdi. Keza BJK maçından önce de Ankaragücü-Fenerbahçe maçının hakemi değişmişti. Fenerbahçe yönetiminin bunda parmağı var diye dedikodular bizzat BJK başkanı tarafından çıkarıldı. Mağdur bir anda yine “kutsal ittifak” temsilcileri oldu. Gelelim TS’ye. Daha geçen haftalarda başkanları Bursaspor-TS maçını kastederek “lige balans ayarı çekildi“dedi. Son Eskişehirspor maçında da karşılığını aldılar. Ama hala konuşuyorlar. Yani mağdurlar. Bir sonraki maçları kimle? Fenerbahçe. Fenerbahçe ile oynayacak herkes mağdur. Hele Saraçoğlu’na geliyorsa duble mağdur. Tabii, kolay değil her sene her sene avuç yalamak. Aşınıyor.

Biz istemez miyiz TS ve BJK sonuna kadar yarışın içinde bulunsunlar? BJK başkanının ligden kopar kopmaz ”kupa bizim lig onların” tarzı iğrenç açıklamalarını duymak istemiyoruz. İkisinin de ikinci yarı GS’yi ağırlayacağının düşünürsek Allah onları yarıştan koparmasın. Biz kendi işimizi zaten görüyoruz. Ama midemiz bulanıyor. Her zaman yeni Sergenler, Cordobalar bulunuyor İnönü’de BJK’yi GS’ye madara edecek. TS’yi söylemeye gerek yok, içeride dışarıda 4 4lük(!) futbol oynuyorlar GS’ye karşı. Belki yarışta kalırlarsa biraz utanırlar, en azından onlara gönül verenlere karşı.

Gary Numan - Cars


Here in my car
I feel safest of all
I can lock all my doors
It's the only way to live
In cars
Here in my car
I can only receive
I can listen to you
It keeps me stable for days
In cars
Here in my car
Where the image breaks down
Will you visit me please?
If I open my door
In cars
Here in my car
I know I've started to think
About leaving tonight
Although nothing seems right
In cars

Özgürlük






Gün gelir Türkiye'de de bu simgeler rahatça çizilebilir, bu gazeteler rahatça satılıp okunabilir ve bunları yapanlar "ölmeyince" Türkiye özgürdür denebilir.

Yorumsuz

Guiza = Boş Şişe ?

İtalya - Türkiye Arası Benzerlikler

İşte marka taklitçiliğinde benzerliğimiz: Giorgio Armani değil, Giorgio Limoni !
Türkiye'de herşeyin üzerinde görüp dalga geçtiğimiz örtü bakın İtalya'da da nasıl kullanılıyor.

31 Aralık 2008 Çarşamba

İyi Seneler

Havai fişek, torpil, füze, kız kaçıran, mantar tabancası...İstediğinizi patlatabilirsiniz. Yalnız bir kaç şeyi rica ediyorum, yapmayın. Madde madde sıralayacağım. Görmeyeyim.

1-İnsanlardan ayrılırken "seneye görüşürüz" esprisini yapana gördüğüm yerde yaş odunla girişirim. Etmeyin.

2-Aynı dayaklık espri ekolünden, 1 Ocak sabahı gördüklerinize "geçen seneden beri görüşmüyoruz yahu" esprisini yapana da kuru odunla girişirim. Eylemeyin.

3-Lütfen "yıla nasıl girersen öyle gidermiş, aaa hede hödö yaparken girsem hep onu mu yapıcam" türünden yıla giriş ve öyle devam ediş varyeteli esprilere girmeyin.

4-Yılbaşının ertesi günü ve bir kaç gün sonrası, "abi yılbaşı gecesi feci içtik"le başlayan ilk defa prile dokunan sünger gibi her yerde çığırtmayın.

5-Çiftlerden ricamdır, geri sayımın 3. saniyesinde öpüşmeye başlayıp, yeni yılın ilk 3 saniyesi boyunca öpüşüp yıla öpüşerek girmeyin. Aklınıza mukayyet olun.

6-Saat 1'de uykusu gelenlere saygı gösterin. Bırakın uyusunlar.

7-Üçüncü biradan sonra "bu kızları anlayamazsın abi" ya da "kimseye hakettiğinden fazla değer vermeyeceksin arkadaş" türünden yeni yıl aşk hayatı muhasebesine girmeyin.

8-Show Tv'yi saat 02:00'da erotik film hayaliyle açmayın son 3 senedir vermiyorlar artık.

9-Seneye görüşürüz. Yapmayın.