what else are you gonna do on a saturday? sit in your fuckin' armchair wankin' off to pop idols? then try and avoid your wife's gaze as you struggle to come to terms with your sexless marriage? then go and spunk your wages on kebabs fruit machines and brasses? fuck that for a laugh! i know what i'd rather do. tottenham away. love it!
cinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Eylül 2009 Çarşamba
Football Factory
what else are you gonna do on a saturday? sit in your fuckin' armchair wankin' off to pop idols? then try and avoid your wife's gaze as you struggle to come to terms with your sexless marriage? then go and spunk your wages on kebabs fruit machines and brasses? fuck that for a laugh! i know what i'd rather do. tottenham away. love it!
31 Ağustos 2009 Pazartesi
Syriana

some trust fund prosecutor, got off-message at yale, thinks he's gonna run this up the flagpole, make a name for himself, maybe get elected some two-bit, congressman from nowhere, with the result that russia or china can suddenly start having, at our expense, all the advantages we enjoy here. no, i tell you. no, sir. Corruption charges! corruption? corruption is government intrusion into market efficiencies in the form of regulations. that's Milton friedman. he got a goddamn nobel prize. we have laws against it precisely so we can get away with it. corruption is our protection. corruption keeps us safe and warm. corruption is why you and i are prancing around in here instead of fighting over scraps of meat out in the streets. corruption is why we win.
25 Ağustos 2009 Salı
26 Haziran 2009 Cuma
22 Mart 2009 Pazar
Seinfeld
Merv Griffin Show'un setini çöpte bulan Kramer bütün parçaları eve taşır, ve olaylar gelişir :)
4 Şubat 2009 Çarşamba
Tropic Thunder
Tropic Thunder Tom Cruise Dance - For more funny movies, click here
Harika filmin en bomba sahnesi. Böyle dans etmeyen ne olsun!
4 Ocak 2009 Pazar
10 Dövüş Filmi Klişesi
1-Kardeş veya en iyi arkadaş intikamı: Şimdi adamın dövüşçü olması lazım. Ama onu gaza getirecek bir şey gerek. Ne yapalım? Kardeşi varsa kardeşi, yoksa kuzeni, yoksa arkadaşını öldürelim, sakat bırakalım, hadım edelim. Felsefe budur. Filmin başında en iyi arkadaş feci şekilde dayak yer. Van Damme filmlerinde genelde bu dayağın sonunda ölmez sakat kalırlar. Ama örneğin Apollo yağlarımızı eriten şekilde ölmüştür. Cenaze sahnesinde evde halay çektiğimizi bilirim. Sen koskoca Sovyet ekolüne karşı Amerikan bayrağını don yap, Living In America'yla şebeklik yap. Alırsın James Brown'ın sol....neyse2-Karizmatik uzakdoğulu hoca: Karate Kid'de Bay Miyagi, Kan Sporu'nda Tanaka Hoca, Dövüşçü'de Chow hoca, Kill Bill'de Pai Mei. Hepsi uzak doğuludur. Dengeli beslenen ve sakin sessiz adamlardır. Az ama öz konuşurlar. Disiplinlidirler ve imkansız eğitim teknikleri vardır. Film boyunca karizmalarını bozup şebeklik yaptıkları 1-2 sahne bulunur. En önemlisi de psikopata bağladılar mı adamın gözünü bile çıkarırlar. O yüzden dikkatli olunması lazımdır.
3-Baş kahramanın takıldığı kız: Bu gittiği ülkedeki uzak doğulu kız olur, hiç işi gücü yokmuş gibi dövüşleri izlemeye gelen Amerikalı kız olur, eskiden gelen bir kız arkadaş olur ama hep olur. Bunlar genelde yukarıdaki karizmatik hocayla da esprili muhabbetler yaparlar ama onunla pek diyaloğa girmezler. Asıl fonksiyonları bir sahnede sevişmek ve olursa esas oğlanı gaza getirmek için rakibi tarafından kaçırılmak hatta tecavüze uğramaktır. Filmin sonuna doğru bir anda Orhan Ayhan kesilip son dövüş öncesi bizim elemana taktik bile verirler.
4-Gün batımındaki eğitim: Bu sahneyi kullanmayan filme ben dövüş filmi demem ki koskoca Tarantino bile Kill Bill'de kullanmıştır. Akşam saatleri. Çekirge ve hoca bir tepeye çıkar. Orada gün batarken 2 tane gölge güneşin kayboluşu eşliğinde "hiyaa hot huyt" şeklinde zaman zaman da nefes alıp nefes verme egzersizleri yaparlar. Gün batımında antrenman yapmamış bir adamın muvaffak olması mümkü değildir.
5-Hayal sahnesi: Bizim esas oğlanın arkadaşı ölür veya sakat kalır demiştik ya. Neyse bu o gazla antrenmana veya bir turnuva durumu varsa turları geçmeye devam eder. Derken bir gece eve dönerken otobüste veya kendi arabasında arkadaşını tekaüte ayıran rakibinin hayalini görür. Olmadı tam arkadaşının dayak yediği anlar canlanır. Bir de otobüste birisini o düşmanına benzetir. Bir döner..meğersem 80 yaşında çinli kadınmış...ne klişeymiş be arkadaş?...Bunu Rocky bile "No Easy Way Out" şarkısı eşliğinde dördüncü filmde kullanmıştır.
6-Çömezlikten ustalığa: Bizim eleman eğitim için karizmatik hocanın yanına gelir. Bir bakarız ki seviyesi beginner bile değildir. Hemen orda hoca buna bir kaç hareket çeker ve "savunman berbat", "öğrenmen gereken çok şey var", "siz amerikalılar sadece savaştan anlarsınız" gibi aşağılayıcı sözler kullanırlar. Hatta 2. Dünya Savaşı'ndan gelen bir garezleri varsa bir de 1-2 tane de patlatırlar. Bizimki sinirlenir ama saygıda kusur etmez. 3 ay sonra Ken'le Ryu'dan daha iyi dövüşür hale gelir. Ne hızlandırılmış kursmuş be birader.
7-Önce dayak yeme: Bunca yıllık film izleyicisiyim. Final dövüşünde önce dayak yemeden rakibini doğrudan döven adam görmedim. Gerçek hayatta böyle mi? Değil. Gecenin bir yarısı Mike Tyson maçı için kalkıp 50 saniye sonra gelen nakavt sonucu yine yattığımı bilirim. İlla dayak mı yiyeceksiniz başta? Van Damme yemiştir, Karate Kid yemiştir, Bruce Lee yemiştir, Rocky yemiştir, Battal Gazi yemiştir, herkes yemiştir. Mazlum musun arkadaş. Mazlum'u getirin bana.
8-Gaz şarkı: Bu şarkı genelde filmlerin bitişi ile birlikte jenerik akarken duyulurlar. Yukarıda saydığımız filmlerin hepsinde kullanılmıştır ki benim için en iyisi Survivor'dan Rocky Balboa, Sovyetler Birliği'ne uçakla inerken çalan "Burning Heart" ve Kan Sporu'ndaki "Fight To Survive"dır. Genelde 80'lerin havasını yansıtırlar ve şarkı sözleri hep bir felsefe içerir. Filmin içinde de genelde antrenman sahnelerinden birinde çalarak bizi havaya sokarlar.
9-Acaip teknikli dövüşçü: Bu tipler her komite filminde vardır. Afrikalı olur, Singapur'lu olur, Alaska'lı olur, Hintli olur, Papua'lı olur. Ama dövüş teknikleri hep farklıdır. Kimi zıplaya zıplaya dövüşür, kimisi acaip elbiseler giyer, kimisi dört ayak üstünde dövüşür. Hep 1-2 tur geçerler ki seyirciye "bak adamla dalga geçtik milletin defterini dürdü" dedirtilsin. Ama sonunda çeyrek finale kalmadan elenirler.
10-3 film birdenin ilk filmi olma: İşte bu klişe flmin kendisinin değil 80'ler sinema salonlarının klişesidir. 3 film birden kuşağına seyirciye adrenalin enjekte etmek için ilk önce 6. sınıf bir uzakdoğu dövüş filmi gösterilir. Vücuda kan pompalanır. Sonra da son 2 filmde o enerji gerekli yerlere yansıtılır. Topkapı Sur, Kadıköy Hakan, Ümraniye Ocak gibi sinemaların değişmez taktiği olmuştur bu. Ancak bu izleyici kitlesinde öyle isimler vardır ki daha karate filminde fermuarları çözerler. O derece konuya hakimdirler.
3 Ocak 2009 Cumartesi
Douche & Turd
Stan Marsh: I think voting is great. I just didn't care this time because it was between a giant douche and a turd sandwich.Man fom PETA: But Stan, don't you know, it's always between a giant douche and a turd sandwich. Nearly every election since the beginning of time has been between some douche and some turd. They're the only people who suck up enough to make it that far in politics.
Grand Opening
-Açılış gecesi ne zaman?+3 Temmuz.
-Oraya şimdi gidiyor muyuz? Orası çoktan açık.
+Hayır, bu büyük açılıştan önce yeri test etmek için yapılmış bir ön açılış.
-Ön açılış? Büyük açılış? Flamingo'yu açtıklarında bir gün kapalı, ertesi gün açıktı.
+Biliyorum, oradaydım. Artık farklı.
-Öyleyse açılış gecesi ne zaman?
+3 Temmuz.
19 Aralık 2008 Cuma
Nefes
20 Şubat 2009'da vizyonda..
p.s: Milletimin Avrupa çakması Issız Adam tipi filmler kadar ülkemin gerçek acılarına-olaylarına-gerçeklerine değinen bu gibi yapımlara da değer vermesi dileğiyle..
12 Aralık 2008 Cuma
29 Kasım 2008 Cumartesi
Yaşar Usta
"Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın, paran var, pulun var, herşeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu, çocuğu karda, kışta sokağa atmak, aç bırakmak? Ama nasıl yakışmaz, sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Hııh.. Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey.. Sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta.. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç.. Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla, pulla değil; sevgiyle bağlıyız.. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz, biz güzel bir aileyiz.. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. Dokunma artık aileme.. Dokunma çocuklarıma.. Dokunma oğluma.. Dokunma gelinime.. Eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni.. Anlıyor musun? Vururum ve dönüp arkama bakmam bile.."
21 Kasım 2008 Cuma
Issız Adam
Issız Adam hakkında: Yüksek dozda spoiler içerirIssız Adam muhabbeti açıldığında uzaklaşıyordum bugünlerde. Ne eleştirileri okudum ne de hakkında çıkan haberleri. Hiçbir sey bilmeden gitmekti niyetim sinema salonuna. 2005 yazında tek ayak üzerinde yakalamıştı beni Çağan Irmak, Babam ve Oğlum ile. Babasını iki ay önce toprağa vermiş bir babaydım. İlk kez tek başıma seyrettim, ağladım, ikincisinde kalabalıktık yine dayanamadım. Taşranın masumiyeti, usta oyuncular, 70'lerin çocuklarının çektiği acılar... Bizdendi o film. Evde içki, sigara eşliğinde arkadaş grubuyla seyrettiğimde gözünden yaş gelmeyen yakın arkadaşımı da şakayla karışık payladım. "Çağan Irmak tribünlere oynuyor" demişti bana o gece. Unutmadım...
Mustafa Hakkında Herşey, Çağan Irmak'ın Beyaz Türkler'den aldığı intikamdı. İstanbul'u hiçbir zaman sevmediğini anladım o filmden. İstanbul ile bir hesabı vardı Ege'li Çağan'ın. Taşranın çocuklarını başkalaştıran, onların naifliğini, masumiyetlerini elinden alan İstanbul'a kahramanların üzerinden tecavüz ediyordu. Babam ve Oğlum'da politik duruşunu net ifade edemediği yorumlarına pek kulak asmadım. 70'lerin çocuğuydu Çağan, bizdendi, o yaşıyla o dönemi anlatırken ne kadar politik olabilirdi ki? Çocukluk hatıratıydı. İçimizdeki bir dalı yakalamayı başarmış, kah gözyaşı; kah kahkaha ile sulamıştı...
Yönetmen sinemasına inanırım. Sinemada her yeni işin bir öncekinden iyi olmayacağı kuralına da. Bu yüzden büyük beklentilerle gitmedim Issız Adam'a. Babam ve Oğlum'dan sonra illa ki ağlatmıştır diyenler gibi cebime mendil de sıkıştırmadım. Zaten sonbahar, zaten pis puslu içimi titren bir hava var şehirde, ağlayacaksak ağlayacaktık işte...
Bol soslu Cihangir Cumhuriyeti aşk hikayesiyle tribünlere oynamış Çağan Irmak. Yakın dostuma hak verdim. Issız Adam, 80 ve sonrası doğanların yakalayacağı bir film değil. Yaşı 30 üstü olan-50 ve üstünün de vah vah bizim çocukların haline diyeceği- metropol insanına "bak kardeşim bu sensin" tokatı kendince. 20'li yaşlarını yaşayanlar bu filmden geri dönüp ne çıkartırlar hayatlarından bilemem. Bildiğim belki gelecekte kendilerine örecekleri kozaların çok daha sıkı olacağı...
Her türlü önyargılarına, evhamlarına rağmen iyi bir gözlemci Çağan Irmak. 30 yaş üstü bekar metropol erkeklerin aradığı kadın tipini ve bir alt kuşak kadının kendi kuşağında arayıp da bulamadığı, yemiş, yutmuş, kendi ayaklarının üzerinde duran-acaba?-sofistike ve romantik erkek arayışını iyi modellemiş Issız Adam'da. Karakterler klişeler üzerine kurulmuş olsa da, herşey Cihangir Cumhuriyeti'nin yasalarına uygun!
Bütün hikaye de o cumhuriyetin sınırları içinde dönüyor zaten. Seyrederken "senaryoyu Leyla'da yan masalara kulak kabartıp mı yazdı?" acaba diye düşündürüyor insanı. Semtin ilişkileri, semtin insanları, semtin kaybedenleri, semtin yalnızları... İkea aşkları...
Başrollerde yüzleri bilinmeyen isimlere yer vermek akıllıca aynı zamanda tehlikeli de. Bu bir film yoksa Beyoğlu'da çekilmiş bir belgesel mi diye ikileme düşürmüyor değil insanı. Evet bu insanlar aslında kendilerini oynuyorlar, tüm tecrübesizliklerine; kötünün iyisi repliklere rağmen rollerinin altından kalkıyorlar (mı acaba?)...
İki saat boyunca gözlem yeteneğiyle gerekli, gereksiz klişelere boğuyor bizi Çağan Irmak. Alper karakteri inandırıcı değil. Ada sevsin diye yaratılmış sanki. Ada, Alper kadar olmasa da o da boşlukta duruyor. Onu da Alper sevsin diye var etmiş. Kadınlar iyi yemek yapan adamı sever, Alper daha fazlasını yapıyor, şef ve restoran sahibi. Fazla Fransız değil mi? Ya da kaç Mehmet Gürs var memlekette? Restorana gelen yemek yazarı -çok komik çok- ve Michelin yıldızı alacakmış heyecanındaki Alper. İstanbul'u fethettiğini sanan ancak metropolün tecavüz ettiği bakir taşralı Alper. İzmir'li Çağan yine bel altından vuruyor İstanbul'a. Zaten Alaçatı'yı da mahvetti değil mi bu İstanbullular ey İzmirli!
70'lerin 45'liklerini (yakında satışları patlar) dinleyen Alper. Taşranın sıkışmışlığında radyo başında sevdiği şarkıları İstanbul'un sahaflarında arayıp bulan Alper. İşte burada Murathan Mungar kokusu alıyorum filmden. Mardin'li Mungan kokusu. Onun romanı Yüksek Topuklar'da da aynı hayalkırıklığına uğramıştım. O güzelim şiirleri yazan adam, modern zamanlar romanı yazayım derken Akmerkez gözlemciliğine soyunmuş, klişeler arasında son noktayı koymuştu. Kimbilir belki de ondandır bunca yıl ikinciyi yazmaya cesaretinin olmayışı...
İşinde başarılı metropol adamı ve onun boktan hayatı... Yaşadığı şehirde paranın satın alabileceği bütün zevkleri tadan, ilişkilerden kaçan, seks için para ödeyen, seviştikten sonra yatakta sarmayı yakan Alper. Aşkın tarifini seksi inkar ederek yapma çabaları... Yapma canım kardeşim yapma!
Masum suratı ve kadının puştu değil de, piçi zekasıyla her daim Pazar sabahları İstanbul'un bilumum kafelerinde köy kahvaltısı yapabileceğin bir sevgili Ada. Adamın evinde sabah kalktığında önce evi toplayan sonra kahvesini yapan domestik sevgili. İstanbullu ama hala taşralı. Olsun yahu! Alper'i de kahveyi bölüşmeye iten ayrılığın ayak sesleri, bu değil mi zaten?
Ve artık bıktıran; kadınların piç adam tercihi klişesi. Yediği kazıklardan uslanmamış Ada'nın bile bile lades olacağım koşusu... Dijital fotoğraf makinesi yerine analog Pentax kullanan kadınla; cd yerine hala plak dinleyen adamın aşkı. Dijitale yenik düşmeyin, e-mail değil mektup yazın hissiyatı bunlar. İhsan Oktay Anar'dan Puslu Kıtalar Atlası okuyan, sahaflarda ikinci el kitap peşinde koşturan, -yönetmen burada ne anlatmak istiyor dediğim sahnede- yatağının başucunda karakteriyle uyuşmayan çeşitlikte kel alaka kitaplar barındıran Ada.
İşinde başarılı metropol adamı ve onun boktan hayatı... Yaşadığı şehirde paranın satın alabileceği bütün zevkleri tadan, ilişkilerden kaçan, seks için para ödeyen, seviştikten sonra yatakta sarmayı yakan Alper. Aşkın tarifini seksi inkar ederek yapma çabaları... Yapma canım kardeşim yapma!
Masum suratı ve kadının puştu değil de, piçi zekasıyla her daim Pazar sabahları İstanbul'un bilumum kafelerinde köy kahvaltısı yapabileceğin bir sevgili Ada. Adamın evinde sabah kalktığında önce evi toplayan sonra kahvesini yapan domestik sevgili. İstanbullu ama hala taşralı. Olsun yahu! Alper'i de kahveyi bölüşmeye iten ayrılığın ayak sesleri, bu değil mi zaten?
Ve artık bıktıran; kadınların piç adam tercihi klişesi. Yediği kazıklardan uslanmamış Ada'nın bile bile lades olacağım koşusu... Dijital fotoğraf makinesi yerine analog Pentax kullanan kadınla; cd yerine hala plak dinleyen adamın aşkı. Dijitale yenik düşmeyin, e-mail değil mektup yazın hissiyatı bunlar. İhsan Oktay Anar'dan Puslu Kıtalar Atlası okuyan, sahaflarda ikinci el kitap peşinde koşturan, -yönetmen burada ne anlatmak istiyor dediğim sahnede- yatağının başucunda karakteriyle uyuşmayan çeşitlikte kel alaka kitaplar barındıran Ada.
Mustafa Hakkında Herşey'den sonra tekrara giren kökenlerini inkar etme, utanma klişesi. Memleketten gelen anneyi hor görme, azarlama. Kapı önünde çıkarılan ayakkabılar, entariler, düğün salonu manzaraları, “bu kız gelinim olsun” içsesleri. Çarşı böyle tezahürat yazmadı yahu daha!
Evet belki de hepsi gerçek. Cihangir Cumhuriyeti'nin kütüğüne kaydın yaptırmış binlerce Alper ve Ada var. Birazı da benim, sensin, biziz... İkea'dan döşenmiş evler, masif masalar, her sevişmenin sabahında değiştirilen çarşaflar, Babam ve Oğlum'da Sadık'ın rakı sofrasında “ne oralı olabildim; ne de buralı kalabildim” repliğini hatırlayınca burada da “bak oralı oldun da; ne bok oldun Alper” çığlığı...
Diyorum ya belgesel gibi izledim Issız Adam'ı. Bu şehrin insanlarının birbirlerini rakı sofralarında anlattığı kırık aşk hikayelerinin onda biri bile değil Alper ile Ada'nın aşkı. Şaşırtmıyor, saptırmıyor, en fazla “iç abi, açılırsın” dedirtiyor. Lakin Alper rakı da içmiyor...
Alper ve Ada olacak gibi değildi, olmadı. Alper'in ben ayrılmak istiyorum dediği Ada değil; geçmişiydi. Taşradan gelen dolmayı afiyetle midesine indirmeye hazırlanan Ada'nın lokmasını kursağında bıraktı Alper. Pardon Alper değil İstanbul. Ada, Alper'in annesiyle aynı frekansa girdiğinde ağzına yerli malı şarap koymayan Alper başka bir kanal arıyordu şehrin istasyonlarında. Metropol adamı Alper'in karnı taşralı kızın çocukluğunda yediği dolma hikayelerine toktu. Alper evlenmedi, evliydi zaten, şehrin underground'uyla, kapitalist düzenle çok zaman önce kıymıştı nikahını. Ayrılmak isteyen, teslim olmayan arada bir memleketine dönerdi öyle değil mi?
Herkesin hayatında bir Alper'i, Ada'sı olmuştur elbet... Herkesin bir kırık aşk hikayesi, olmamışlığı, yanlış zamanı... Issız Adam'ı da sevmek için de yeterli nedendir bu zaten. Hele ki Çağan Irmak'ın çizdiği portrelere oturan bir adam ya da kadınsan...
Sinemacılığını "beni ağlatamadı"ya çekmek istemem Çağan Irmak'ın. Beni içine çeken, düşündüren, kanlı bıçaklı dolu dolu bir aşk hikayesi değildi. Ya da filmden bir depresyon hırkası öremedim kendime. Sinemadan çıktım. Hava buz kesmişti, bir sigara yaktım. Evde çocuklar beni bekliyordu, yemeği ben yapacak, emekleyen ufaklığı kaleye koyup büyük oğlanla şut çekecektik. Şükrettim...
Yazı: Aceto Balsamico
Evet belki de hepsi gerçek. Cihangir Cumhuriyeti'nin kütüğüne kaydın yaptırmış binlerce Alper ve Ada var. Birazı da benim, sensin, biziz... İkea'dan döşenmiş evler, masif masalar, her sevişmenin sabahında değiştirilen çarşaflar, Babam ve Oğlum'da Sadık'ın rakı sofrasında “ne oralı olabildim; ne de buralı kalabildim” repliğini hatırlayınca burada da “bak oralı oldun da; ne bok oldun Alper” çığlığı...
Diyorum ya belgesel gibi izledim Issız Adam'ı. Bu şehrin insanlarının birbirlerini rakı sofralarında anlattığı kırık aşk hikayelerinin onda biri bile değil Alper ile Ada'nın aşkı. Şaşırtmıyor, saptırmıyor, en fazla “iç abi, açılırsın” dedirtiyor. Lakin Alper rakı da içmiyor...
Alper ve Ada olacak gibi değildi, olmadı. Alper'in ben ayrılmak istiyorum dediği Ada değil; geçmişiydi. Taşradan gelen dolmayı afiyetle midesine indirmeye hazırlanan Ada'nın lokmasını kursağında bıraktı Alper. Pardon Alper değil İstanbul. Ada, Alper'in annesiyle aynı frekansa girdiğinde ağzına yerli malı şarap koymayan Alper başka bir kanal arıyordu şehrin istasyonlarında. Metropol adamı Alper'in karnı taşralı kızın çocukluğunda yediği dolma hikayelerine toktu. Alper evlenmedi, evliydi zaten, şehrin underground'uyla, kapitalist düzenle çok zaman önce kıymıştı nikahını. Ayrılmak isteyen, teslim olmayan arada bir memleketine dönerdi öyle değil mi?
Herkesin hayatında bir Alper'i, Ada'sı olmuştur elbet... Herkesin bir kırık aşk hikayesi, olmamışlığı, yanlış zamanı... Issız Adam'ı da sevmek için de yeterli nedendir bu zaten. Hele ki Çağan Irmak'ın çizdiği portrelere oturan bir adam ya da kadınsan...
Sinemacılığını "beni ağlatamadı"ya çekmek istemem Çağan Irmak'ın. Beni içine çeken, düşündüren, kanlı bıçaklı dolu dolu bir aşk hikayesi değildi. Ya da filmden bir depresyon hırkası öremedim kendime. Sinemadan çıktım. Hava buz kesmişti, bir sigara yaktım. Evde çocuklar beni bekliyordu, yemeği ben yapacak, emekleyen ufaklığı kaleye koyup büyük oğlanla şut çekecektik. Şükrettim...
Yazı: Aceto Balsamico
22 Eylül 2008 Pazartesi
Tony Montana
11 Eylül 2008 Perşembe
Şener Şen-Neşeli Günler
Kesinlikle Türk sinemasının en efsanevi aktöründen efsanevi bir performans.. Bloga koymasam olmazdı :)
9 Eylül 2008 Salı
4 Eylül 2008 Perşembe
Uyanık Kardeşler
20 Ağustos 2008 Çarşamba
2 Ağustos 2008 Cumartesi
Fight Club
Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.
10 Temmuz 2008 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




