4 Eylül 2009 Cuma
Öndere gel
Resimdeki şahıs 1970li yıllardan beri "Kürtçülük" hareketinde olup 70li yılların sonunda ayrılıkçı Kürt terör örgütü PKK'yı kurup 1984ten itibaren bu amaç uğruna kan akıttı, ardından 1999da yakalanarak cezaevine kondu. Yıl 2009; 40yıldır bu işin içinde olan adam gözler kendisine çevrilince nedense uğruna baş koyduğu, taş üstünde taş bırakmadığı yolun bir haritasını bir türlü kamuoyuna sunamıyor! Ne fikir sahibi lidermiş be!p.s: "Hayatımda elime silah almadım" lafına ithafen silahlı resmini koymayı seçtim.
31 Ağustos 2009 Pazartesi
AKP’nin ‘Açılım’ Hikayeleri ve Gerçekler
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Ulusa Sesleniş” konuşmasında gözümüzün içine baka baka okudu: “Yaşadığımız onca acının, ödediğimiz onca bedelin ardından hiç değilse bugün bu gidişata artık ‘dur’ demeliyiz. 7 yıldır bunun hazırlığı içinde olduk...”
Vay canına! Öğreniyoruz ki Başbakan Erdoğan’ın daha dün, hallerinden şikâyet eden Kürtlere “Beğenmeyen çekip gitsin” diye çıkışması, DTP’lilerin ellerini sıkmayışı falan, meğer tam 7 yıldır herkesten gizli olarak sürdürdüğü “açılım arayışları”nı gizlemek içinmiş!
Demek ki “Ya sev ya terk et” mealindeki o sözler takiyye imiş! “Açılım” hazırlıklarını “statükocu güçler”in dikkatinden kaçırmakmış Erdoğan’ın amacı!
Peki, açılım için artık zamanın geldiği hükmüne nasıl varmış Başbakan Erdoğan?
“7 yıldır süren hazırlıklar” nihayete mi ermiş?!
...
İnandırıcı bulmadınız mı?
Peki, ne değişmiş? Ne olmuş?
Sır değil neyin değiştiği...
ABD Irak’tan çekiliyor... Türkiye’nin hem yumuşak gücü, hem de dengeleyici, fiili garantörlüğü Irak’taki istikrarın devamı için önemli...
Bu arada sanmayın ki bu rol, ABD tarafından, Türkiye’ye empoze ediliyor; Ankara da iradesi hilafına, gönülsüzce kabul ediyor... Türkiye’nin kendisi zaten bu rolü oynamak istiyor; müdahil ve etkili olma arzusunda Irak’ta... Malum, 2003’te “tezkere”nin reddedilmesine neden olan AKP hükümeti yüzünden Irak denkleminden dışlanmanın acısını çok çekti Türkiye... Ekonomik çıkarlar, PKK terörizmiyle mücadele, Türkmenlerin hakları, Irak’ın geleceği... Türkiye bütün bu alanlarda zemin kaybetti.
Şartlar Türkiye’nin Irak denklemine girmesini gerektirdiği için, PKK’nın Kürt bölgesinde Türkiye’nin Irak Kürtleriyle arasını açmaya namzet bir istikrarsızlık unsuru olarak kalmasına artık tahammül edilmeyecektir.
Evet, ama nereye kadar?
Ne Irak Kürtleri, ne de ABD, PKK’yı Kandil’den indirmek için kanlarını dökerler. Ne de Türkiye o civarda büyük çaplı harekâtlar düzenlerken Irak’ta arzuladığı rolü oynayabilir.
O halde mantıklı çözüm Türkiye’nin kendi Kürtleriyle barışmasıdır. Bunun adı da “siyasi çözüm”dür.
Türkiye, Kürt sorunundan önce PKK sorununu çözme mükellefiyeti ile yüz yüzedir.
Kendi Kürtleriyle çatışma halindeki bir Türkiye, Irak Kürtleriyle de kalıcı ve istikrarlı ilişkiler kuramaz; dolayısıyla Irak’ta arzuladığı rolü oynayamaz.
Askeri yöntemlerle bugüne kadar çözülemeyen PKK sorunu, siyaset yoluyla da çözülemez ise ki işaretler şimdilik bu yöndedir, bu yine de PKK’nın Irak’ın kuzeyinde eskisi gibi at oynatabileceği anlamına gelmez. Taraflar arasında varılan mutabakat gereği PKK’nın bu bölgedeki hayatının azami ölçüde zorlaştırılacağı anlaşılmaktadır.
Yalnız bu arada Türkiye de üzerine düşenin asgarisini yapacaktır...
Kürtlere bazı kültürel hakların verilmesi ve geçmişteki ağır hak ihlallerinin elden geldiğince telafisi gibi güven adımlarını atacaktır Türkiye... Barışı ve Kürt sorununa çözümü beraberinde getirmese bile... Bu adımlar sayesinde Kürt sorunu en azından yumuşayacak, Türkiye’nin Irak’a giriş yolundaki engeller kaldırılmış olacaktır.
Velhasıl, AKP iktidarı, sonunda PKK da zayıflatılacağı için ABD tarafından dışarıdan açılmış bir fırsat penceresinden yararlanmak istemektedir ve bunda utanılacak bir şey yoktur.
Türkiye, ABD, Irak Kürtleri ve hatta Irak Araplarının çıkarları bu çerçevede ortaktır. Uluslararası ilişkiler ortak çıkarlar zemininde yürür.
Türkiye’deki marazi Amerikan aleyhtarlığının kompleksine tutsak düştüğü anlaşılan AKP liderliğinin, “açılımın onurunu kurtarmak” adına, “Biz zaten 7 yıldır hazırlanıyorduk” demiş olması acı bir tebessümü hak etmektedir.
Bir de “Risk aldık; bedeli neyse öderiz; süreçten dönüş yok” demiyorlar mı?
Açılımınızın ne olduğu belli değil ki, hangi süreçten dönmeyeceğiniz ya da neye devam edeceğiniz belli olsun... Ucuz kahramanlık yapmayın.
AKP Kürt sorunu için bedel ödemez.
Ya ipe un serip suçu askere atar, ya da kâr-zarar muhasebesini yapıp erken seçime gider...
p.s: Yazıyla Taraf gazetesinin manşetinin ters olduğunun farkındayım, çok güldüğüm için koymak istedim :)
Açılım
Mevcut iktidar gelecekte ünlü açılımlarıyla anılacak kuşkusuz...
2004 yılında bir AB açılımı yaptılar... Onuruna Ankara’da havai fişekler atıldı... Bugün AB üyeliği ihtimali sıfır (rakamla 0)... Türkiye’nin eşit koşullarda AB’ye alınmasını öngören 1999 Helsinki Anlaşması’nın da gerisindeyiz.
Yunanistan’la dostluk açılımı yaptılar. Onlar bir adım atarsa biz iki adım atacaktık. Birkaç yıl içinde papaz olduk. Atina’dan gelen giden kalmadı...
Kıbrıs açılımı yapıldı... AB’den müzakere tarihi alalım derken boş bulunup Kıbrıs’ı teslim eden katma protokole imza attılar. Kıbrıs topun ağzında. AB limanları açın, Rum Cumhuriyeti’ni tanıyın deyip duruyor...
Geçenlerde Ermenistan açılımı patlattılar. Baktılar şov yapalım derken Azerbaycan petrolü kesiyor. Bakü’de özür dileyerek açılımı kapattılar. Bir de yapmayı deneyip anında kapattıkları Alevi açılımı var..
Şimdi de Kürt açılımı fiyaskosu yaşanıyor...
TBMM’de CHP ile görüşerek bir demokratikleşme paketi yapmak varken...
Düne kadar terörist dedikleri DTP ile iş tuttular
Ucu açık ve içi boş bir açılım başlattılar.
Toplumda endişe ve kutuplaşma
DTP ve PKK’da aşırı umut ve beklenti yarattılar...
Apo ile görüşmeye davet edilince sıkıştılar...
Geri dönüp TSK ve CHP ile aynı kırmızı çizgilerde buluştular...
Syriana

some trust fund prosecutor, got off-message at yale, thinks he's gonna run this up the flagpole, make a name for himself, maybe get elected some two-bit, congressman from nowhere, with the result that russia or china can suddenly start having, at our expense, all the advantages we enjoy here. no, i tell you. no, sir. Corruption charges! corruption? corruption is government intrusion into market efficiencies in the form of regulations. that's Milton friedman. he got a goddamn nobel prize. we have laws against it precisely so we can get away with it. corruption is our protection. corruption keeps us safe and warm. corruption is why you and i are prancing around in here instead of fighting over scraps of meat out in the streets. corruption is why we win.
25 Ağustos 2009 Salı
Milletvekilleri Özel Plaka Peşinde..
7 Ağustos 2009 Cuma
Albay Dursun Çiçek'ten RTÜK Hakkında Suç Duyurusu
Albay Dursun Çiçek'in avukatı Mustafa Çevik tarafından sunulan suç duyurusu dilekçesinde, ''Taraf gazetesinde 12 Haziran tarihinde yayımlanan haberle gündeme gelen 'kağıt parçasının' kimler tarafından üretildiği ve bahse konu gazeteye servis edildiğine yönelik araştırma ve soruşturmaların devam ettiği'' belirtilerek, aynı konuda Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından aynı gün geniş kapsamlı bir soruşturma başlatıldığı ve yayın yasağı konulduğu kaydedildi. ''Bahse konu yasal yayın yasağına rağmen kağıt parçası hakkındaki yayınların sürdürülmesi ve bu konuda başta RTÜK olmak üzere ilgili kamu kurumlarının gerekli tedbirleri almaması, anayasal hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin açıkça ihlal edilmesidir'' görüşü savunulan dilekçede, ''Taraf gazetesinin yasa dışı yayınları üzerine, RTÜK'ün denetim sorumluluğunda olan bazı televizyon kanallarının yayınlarında, Çiçek'in adı, unvanı, imzası ve en önemlisi resmi deşifre edilerek, bazı fanatik kişi ve örgütlere hedef gösterilmesi ile RTÜK'ün yasal sorumluluğuna verilen yayın ilkelerinin maksatlı ve sistemli olarak ihlal edilmesine neden olunmuş ve açıkça suç işlenmiştir'' iddiasında bulunuldu.
Dilekçede, şunlar kaydedildi: ''Çiçek'e yönelik maksatlı ve gerçek dışı bilgileri içerecek şekilde, başta Samanyolu Haber ve Samanyolu TV, Kanal 7, Kanal 24, ATV ve TRT 2 olmak üzere bazı televizyon kanalları tarafından karalama ve iftira kampanyasına dönüştürülen televizyon yayınlarının önlenmesine yönelik gerekli tedbirlerin alınması konusunda yasal yetkili ve sorumlu olan RTÜK, bahse konu yasal sorumluluklarını yerine getirmemiştir. RTÜK'ün görevini ihmal etmesini fırsat bilen bazı televizyon kanallarının iftira ve karalama kampanyaları ile yargısız infazı hedef alan maksatlı ve sistemli yayınlarını sürdürmesi, Çiçek'in başta mesleki kariyeri olmak üzere, maddi ve manevi yıpratılması ve zarar görmesine neden olmuştur.''
O kadar büyütülen olayın sonuç olarak özeti budur.
Prof. Dr. Haberal'ın Günlüğünden
14 NİSAN 2007Rektörler konseyinde yaptığım konuşmada herkesi Tandoğan Meydanı'na 14 Nisan'da davet etmiştim. O gün 1 miyona yakın insan topluluğu katıldı. Ben bir vatandaş olarak katıldım. Başkent Üniversitesi olarak pankartla ve gururla yürüdük. Bu bir başlangıçtı.
19 MAYIS 2007
Bugün Samsun'da yine cumhuriyeti koruma mitingi vardı. Binler katıldı. Kanal B canlı verdi. Bugün ayrıca diyalog gurubu ile Türkiye Muhtarlar Derneği ile cumhuriyeti koruma yolunda müşterek hareket etme kararı aldık. Protokol imzaladık yine Kanal B den haber olarak anında saat 13.30'da yayınlandı.
27 NİSAN 2007
Saat 23.15'te TSK adeta bir muhtıra verdi. İlk kez bu denli bir TSK bildirisi oluyordu. Maalesef Başbakan, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı ülkemizi bu noktaya getirdiler...
15 ŞUBAT 2007
İstanbul Hastanesinin davetiyesini Süleyman Bey'e götürdüm. bu arada yine ülkemizi konuştuk. durumu Süleyman Bey'e anlattık. 'Mesut Yılmaz gelsin görüşelim' dedi. Artık herkesin bizim söylediğimiz noktaya geldiğini belirttim."
Bu yazılardan darbe çıkaranlar bana haber versin.
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Alkole Sansür
26 Haziran 2009 Cuma
Vicdan Kanseri
Milliyet üç gündür bir insanlık kavgası veriyor. Hapiste bir üniversite rektörü var:Kanser..
Tutuklanmadan 1 ay önce ameliyatla sol testisi alınmış.
Radyoterapi görecekken tutuklanmış.
Cezaevi şartlarında sağlığı daha da bozulmuş. Bir damarı yüzde 90 tıkalı iken, ikinci damarı da yüzde 60 tıkanmış.
Kolestrolü yükselmiş.
Şekeri nüksetmiş.
Avukatları tahliye talep ediyorlar.
Mahkeme duvar:
“Kuvvetli suç şüphesi var. Tutukluluğunun devamına...”
Avukatlar acilen radyoterapi uygulanması gerektiğine dair resmi raporla yeniden başvuruyorlar.
Mahkeme yine reddediyor:
“Raporda ‘hayati tehlike’den söz edilmiyor.”
Bunun üzerine “Kesin hayati tehlike var” raporu geliyor.
Mahkeme 3. kez “Hayır, bırakmam” diyor.
Hasta ağırlaşıyor. Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastane “Radyoterapi uygulanmaması hayati tehlike yaratıyor. Baypas yapılması da zorunlu” raporu veriliyor.
Rektör, hastanede tek kişilik bir odaya kapatılıyor. Başına bir jandarma dikiliyor.
Eşi, yanında olmak istiyor. Hastane, “Yanında refakatçi bulunması uygundur” raporu veriyor.
Bu kez savcılık duvarlaşıyor:
“’Uygundur’ demek yetmez, ‘zorunludur’ demesi lazım.”
Aynı savcılık, “Nüfus müdürlüğünden eşi olduğunuzu kanıtlayacak belge alın gelin” diyor.
Uludağ Üniversitesi Rektörü, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran ve eşi Merih Yurtkuran’a yapılanlara bakınca, bu ülkenin yargı ve yönetimine “habis vicdan kanseri” teşhisi koyabiliyoruz.
Tedavisi çok zor bir kanser türü bu...
Üstelik metastaz yapmış, medyaya da sıçramış, bir kısmında vicdan dokularını tamamen öldürmüş durumda...
Öyle ki çoğu, olayın kendisini görmeyip Adalet Bakanlığı'nın yalanlamasını haberleştirebildiler.
Ya üniversitenin, rektörün yetiştirdiği doktorların, öğrencilerinin, onun yerini alan rektörün suskunluğuna ne demeli?..
Vicdan kanseri, oraya da mı sıçradı?
Evrensel hukuk bir seri katile bile tedavi için tahliye hakkı verirken, henüz neyle suçlandığı bile belli olmayan bir üniversite rektöründen bu hakkın esirgenmesi, (Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un deyimiyle) “taammüden adam öldürmek sayılır.”
Aynı yargının daha önce çete kurmaktan yargılananları “Hafızasını kaybetmiş” diye tahliye ettiğini, onların daha sonra kayıp hafızalarıyla siyaset sahnesinde boy gösterdiğini hatırlamıyor muyuz?
Dolandırıcılıktan mahkûm olanlar, yaşlılık gerekçesiyle affedilip siyasete dönmediler mi?
Burada asıl “suç”, siyasallaşmış bir yargının tersi yönde bir siyasi eğilime sahip olmak mıdır?
“Zamanında onlar da bize neler yaptılar”ın hıncı mıdır?
“Bırakırsak sonra onlar bizi yargılar” kaygısı mıdır?
Her ne ise, darbe dönemlerini aratmayan bu uygulama, Türkiye tarihinin en büyük suç örgütlerinden biri olduğuna inandığım "Ergenekon" un çökertilmesine filan değil, asıl çetenin ve faillerin gözlerden gizlenmesine yarar ancak...
Bir de vicdan sahiplerini “Hepimiz Ergenekoncuyuz” deme noktasına getirmeye...
Testissiz yaşanır da, vicdansız zor...
Yazı: Can Dündar
Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yandı
Askeri Savcılık, “İrtica Eylem Planı” belgesinin Genelkurmay’da hazırlanmadığının tespit edildiğini açıkladı. Belgedeki imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğuna ilişkin delil bulunmadığını belirten Savcılık, kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.- 16 Haziran 2009 tarihinde belge üzerinde karargah çalışma usulleri, askeri yazışma teknikleri ile emir, talimat, yönerge ve uygulamalara uygunluğu açısından bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Düzenlenen raporda, belgenin şekil açısından hiçbir askeri yazı biçimine uymadığı, belgeye resmi evrak niteliği kazandıracak herhangi bir unsuru içermediği, karargah çalışma usulleri ve askeri yazım teknikleriyle uyuşmayan birçok maddi hata bulunduğu, askeri yazışma gelenekleriyle örtüşmeyen ibare ve kısaltmalara yer verildiği belirtilmiştir.
- Adli Tıp Kurumunca tanzim edilen raporda özetle inceleme konusu fotokopi belgedeki imzanın belgeye sonradan eklenip eklenmediği ve Albay Çiçek'in mukayese imzaları arasında biçimsel olarak benzerlik saptanmakla birlikte fotokopi belgeden yapılacak değerlendirmelerin sağlıklı olamayacağına işaret edilerek, inceleme konusu imzanın Albay Çiçek'in eli ürünü olduğu ya da olmadığı hususlarında bir tespite gidilemediği belirtilmiştir.
23 Haziran 2009 Salı
Padişahım Sen Çok Yaşa!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Karaman’dan Ankara'daki bir nikaha yetişmek için yola çıktı. Ancak Gül ve ekibi geç kalmışlardı. Cumhurbaşkanı’nı eski Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen'in oğlunun düğününe yetiştirmek isteyen bürokrasi, iki şehir arasındaki yolu kapatarak bir ilke imza attı.Bu olaydan geriye ise, Cumhurbaşkanı düğüne yetişsin diye kendi işlerinden ve zamanlarından olan vatandaşın çaresiz isyanı kaldı.
Görüntüsü için tıklayın.
22 Haziran 2009 Pazartesi
Sırası Gelenler...
DEMEK ki Genelkurmay'daki subay, yazıcıya "Darbe planı yapalım" dedi. Yazıcı "Kaç kopya olsun komutanım?" diye sordu.Komutan "Üç..." dedi:
"Biri avukat arkadaşa gidecek, birisi Taraf Gazetesi'ne, biri de zaten gizli..."
Yazıcı selam çaktı, oturup yazdılar.
Bitince subay komutana koştu:
"Komutanım adı ne olsun?.."
"Neyin?.."
"Darbenin... Yapmıyacak mıyız?.."
"Yapacaz..."
"Darbenin adı olsun ki, ne yaptığımızı bilelim..."
Sonunda gizli şifreli, kimsenin anlayamayacağı bir isim buldular:
"AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planı..."
Komutan sordu:
"Ne olduğu anlaşılıyor mu?.."
Öbürü yanıtladı:
"Hayır komutanım, hiç anlaşılmıyor... Sanki başka bir şeyin şeyiymiş gibi belli bile değil..."
Komutan sevindi:
"Şifreli ya..."
*
İki gündür onu düşünüyorum; Genelkurmay'ın darbe planı herhangi bir avukatın bürosunda ne arıyor?..
Doğrusu belgenin başlığı da ilgimi çekiyor:
"AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planı..."
Levazıma bulgur alımı emrini gördüğümüzde, iki gün "LK-BAT"ın bizim akşam yiyeceğimiz bulgur pilavı ile ne ilgisi olduğunu düşünmüştük.
Sonra anlamıştık ki "Levazım Komutanlığına-Bulgur Alma Talimatı" yani; LK-BAT...
Ama darbe planı bu kadar açık ve net:
"AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planı..."
*
Neler oluyor sizce?..
Ergenekon davası, emekli paşalara ve sıradan insanlara gerekeni yaptı. Ama TSK içindeki rütbelilere uzanamadı...
Bunun ön hazırlığı mıdır bu?..
Dilini tutamayan Bülent Arınç'ın halkın önünde daha geçen gün "Sıra büyüklerinde..." demesinden tam on gün sonraya denk geliyor bu olanlar...
Sıra büyüklerde mi?..
Yazı: Bekir Coşkun
18 Haziran 2009 Perşembe
Zaman Gazetesinden Bir Komplo Klasiği
Bu gazete, Genelkurmay Başkanlığı karargâhında bir kurmay albay tarafından hazırlandığı ileri sürülen, ancak gerçek mi yoksa sahte mi olduğu hâlâ kesinleşmemiş olan belgenin doğru olduğu varsayımından hareket ederek, pek çok gazeteyi töhmet altında bırakan bir komployu sayfalarına taşıdı.
Zaman gazetesi, bu komploya dün “Haberler Tuzak Kokuyor: Yoksa Eylem Planı Devrede Miydi?” başlığıyla tam bir sayfasını ayırdı. Bu haberde, bazı gazetelerin nisan ve mayıs aylarında yayımladıkları haberlerin, söz konusu andıç doğrultusunda “kirli bir tezgâhın devreye sokulduğu izlenimini verdiği” yazıldı.
Habere göre, bu planda söz edilen konularla örtüşen pek çok husus sonradan gazetelerde haber olarak yer almıştı. Zaman, “bu örtüşmenin ortaya bazı soruların çıkmasına yol açtığını” belirterek, “birçok haber sanki tek bir kaynaktan yönlendirilme yapılmış izlenimini veriyor” dedi.
Zaman, iddiasını desteklemek üzere bir dizi kupür ve tam 50 haberin başlığını yayımladı. Bunların hepsi Milliyet, Hürriyet, Vatan, Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerinden seçilmişti. Zaman gazetesinin imasına göre bu gazetelerin mutfakları, yazı işleri kadroları Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nda hazırlanmış olan bu andıç doğrultusunda faaliyet göstermekteydiler.
Örneğin, Milliyet’in “kirli tezgâha uygun”, yani andıç doğrultusunda hazırlandığı ima edilen manşetlerinden biri Zaman yazarı Ali Bulaç’ın eşcinsellerle ilgili sözlerini konu alan “Ortaçağ kafası” başlığıydı. Milliyet’ten gösterilen bir başka kupür, “Sınırda keskin viraj” manşetiydi ve Ermenistan sınır kapısının açılacak olmasının Türk dış politikasında yol açtığı kritik durumu konu alıyordu.
Gazetenin yayımladığı “kirli tezgâh” haberleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde ortaya oldukça garip durumlar çıkıyor. Zaman, bu çerçevede “14 Mayıs işgal kalkmadan o sınır açılmaz” başlığını, andıcın hedefiyle örtüşen bir haber olarak okurlarına sunuyor.
Yapılan bir arşiv taraması, bu başlığın aynı gün pek çok gazetede yayımlandığını gösteriyor. Bu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Bakü ziyaretinde yaptığı Ermenistan’ın Karabağ’ı işgali kalkmadan Ermenistan sınırının açılmayacağı yolundaki açıklaması. Yani, rutin bir haber. Başbakan’ın Bakü’de yaptığı bu açıklama nasıl olup da “kirli tezgâh haberi ” olarak sunuluyor, anlaması gerçekten güç.
İşin bir de komik tarafı var. Erdoğan’ın bu açıklamasını manşetinden veren gazeteler arasında bizzat Zaman gazetesi de var. Demek, Zaman da Genelkurmay Psikolojik Harekât bölümünün kirli tezgâhına gelmiş.
İlginç olan bir nokta, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un son iki ay içinde yaptığı açıklamaların önemli bir bölümünün, örneğin “üniter devletin çivisi oynamaz” yolundaki sözlerinin haberleştirilmesinin bile “kirli tezgâh” faslında gösterilmesi.
Zaman, andıç doğrultusunda, “Gülen hareketi ile irtica arasında ilişki kurup bu hareketi kötülemeyi amaçlayan” haberlerden de bir derleme yapmış. Bunlar arasında sıralanan “Karayılan: Gülen ilerisi için bir risk” başlığı, PKK yöneticilerinden Karayılan’ın Milliyet yazarı Hasan Cemal’e verdiği mülakatın manşeti. Bu bağlamda, Karayılan’ın mülakatı da andıç doğrultusunda bir haber olarak takdim edilmiş oluyor.
Bu fasılda Prof. Yılmaz Esmer’in hoşgörü araştırmasının Milliyet tarafından “Hoşgörü uzakta” başlığıyla verilmesi de yine “kirli tezgâh” olarak takdim edilmiş. Yani, Prof. Esmer de gitti...
Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, her pazartesi günü köşesinde basına yüksek gazetecilik ahlakı üzerine öğütler verirken, kendi sorumluluğundaki yayın organında, bu kadar gazetenin “kirli” olmakla suçlanması ve böyle bir iftirayla andıçlanmaları ciddi bir tenakuz oluşturuyor aslında.
Fethullah Gülen’in ABD’de yaptığı, “gönüllüler hareketinin temsilcilerinin silah edinmek şöyle dursun, yanlarında iğne bile taşımadıkları” yolundaki sözlerini yayımlayan da Zaman gazetesi değil mi? Gülen, “sevgiye kilitlenmiş bu insanlar karıncaya bile basmazlar” diyor.
Karıncaya basmayanlar nasıl oluyor da bu kadar insana iğnelerini batırarak töhmet altında bırakmakta hiçbir beis görmüyorlar?
2 Haziran 2009 Salı
Mayınsızlaştırma: Fiyat Kırıyorum
1990’da Irak Kuveyt’i işgal edince Türkiye 34 devletle birlikte ABD’nin yanında Saddam Hüseyin’e karşı savaşa girdi.O zamanlar Başbakan olan Turgut Özal, halkı ikna etmek için Türkiye’nin savaştan ekonomik çıkar elde edeceğini söyledi, “Bir koyup üç alacağız” dedi.
Bu hesabın tuttuğunu sanmıyorum. Ama bazı şirketler Kuveyt’ten para kazandı. Bunlardan biri işadamı İbrahim Çeçen’in İçtaş adlı şirketidir.
Kuveyt-İran sınırında her iki ülkenin gömdüğü mayınlar ve savaş sırasında ABD’nin havadan attığı patlamamış bombalar vardı. Saddam yenilince Kuveyt bölgeyi mayınsızlaştırmaya karar verdi ve işi Türkiye, İngiltere, Mısır gibi müttefik devletlerin şirketleri arasında bölüştürdü. Türkiye’ye düşen işi İçtaş aldı.
Bu konudan bana ilk defa mayın yazılarımı araştırırken konuştuğum bir İngiliz mayın şirketinin patronu bahsetti.
Bunun üzerine İçtaş’ı araştırmaya başladım ve TAHAL adlı bir İsrail şirketi ile Türkiye’de ortak işler yapmış olduğunu öğrendim.
Acaba Çeçen, TAHAL ile ortaklığını Suriye hududundaki mayınlı bölgeyi temizlemek için harekete geçiriyor olabilir miydi? Kaynaklarım bana TAHAL’ın bölgede tarım yapmakla ilgilendiğini fısıldamıştı.
TAHAL, İbranice Tikhnun ha-Mayim le-Yisrael kelimelerinin kısaltılmışıdır. İsrail İçin Su Planlama anlamına geliyor. Bir devlet şirketi olan TAHAL, 1952’de Tarım Bakanlığı’na bağlı su kaynakları departmanları ile İsrail su şirketi Mekorot’un mühendislik bölümünün birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Hisselerinin yüzde 52’si İsrail devletine aittir. TAHAL Consulting Engineers Ltd adı altında inşaat ve yatırım işlerine girmiştir.
“İsrailliler GAP’ta toprak satın aldı” yaygaraları, bu şirketin DSİ için Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bir sulama projesi üstlenmesiyle başladı. Ama güvenilir kaynaklardan aldığım bilgiye göre, bu bölgede TAHAL’a ait arazi yoktur.
İlginç bir tesadüf eseri bunları araştırırken Çeçen’den telefon aldım. Tanışmıyorduk. Mayın konusunda çıkan yazılarımı okumuştu.
“Gerçeğe yakın yazıyorsunuz” diye söze başladı. Bir yanlışımı düzeltmek istiyordu. Türkiye-Suriye hududunu mayından arıtmak işinin hükümetin ileri sürdüğü gibi “milyarlarca dolar”lık değil, 500 milyon dolarlık bir iş olduğunu yazmıştım.
Çeçen bu rakamın da abartılı olduğunu düşünüyordu.
“Biz Kuveyt’te mayın işine girdik. Yanımıza Amerikalı taşeron bir firma alarak mayınları temizledik. 500 kilometrekarelik araziyi 14 ayda 50 milyon civarında bir paraya bitirdik. Hem biz para kazandık, hem Amerikalı taşeronumuz para kazandı, hem de Kuveytli sponsorumuz” dedi.
Yabancıların Kuveyt’te iş yapmaları için yasal olarak Kuveytli bir ortak bulmaları zorunludur. Buna sponsor denir.
Çeçen, “Size verdiğim rakamlar resmi kayıtlarda var, bilinmeyen bir şey değil” dedi.
Benim kaynaklarım (belki beni saf buldukları için) 500 milyon dolar diyorlardı ama Çeçen’in tecrübesine göre bu iş çok daha ucuza yapılabilirdi.
“Ne kadara?” diye sordum.
“Tahminime göre 100 milyon doların altında rahat yapılabilir” dedi.
Ona “TAHAL’la bu işe girecek misiniz?” diye sordum. Girmeyeceğini söyledi.
Oysa hükümet işin “milyarlarca dolar”a mal olacağını iddia ediyor ve bu rakamın arkasına sığınarak Türkiye’nin işin altından kalkacak parası olmadığını söylüyor.
Çeçen’in söylediklerini size, hükümetin gerçekleri saptırarak takas usulüyle birilerine toprak kiralamak istediğinin son kanıtı olarak sunuyorum.
Yazı: Metin MÜNİR
22 Mayıs 2009 Cuma
Yemek Çok Sıcak, Yutulması İçin Biraz Üflemek Lazım
PKK, maalesef (veya bazılarınca maalmemnuniye) hem siyasi hem de yenilmezliğini kabul ettirerek bir bakıma askeri cephede de "TC"yi yenmiştir.Askeri kısmını, eski komutanlarımız söylemektedir. Tam istihbaratla, son model savaş uçakları ve tanklarla günlerce dövülen Kuzey Irak dağlarında konuşlanmış PKK, şüphe yok ki zayiat vermiştir. Ama kalan kuvvetlerini toparlamış ve kısa süre sonra hudut karakollarımızı basmıştır. PKK halen, istediği zaman, istediği yerde silahlı eylem yapabilmektedir. Böylesi öldürmeli operasyonlar PKK'nın, ayrılıkçı olsun, olmasın tüm Kürtler üzerinde, korkuyla karışık bir saygıya dayanan otorite kurmasına imkán sağlamıştır. Böylece PKK, Kürt hareketinin siyasi kanadının da tartışılmaz patronu olmuştur. PKK'nın siyasetine ve onun önderi Öcalan'ın talimatına karşı çıkacak Kürt siyasetçinin akıbeti çok feci olur. Buna hiç biri cesaret edemez.
İşte tam bu ortamda, Kürt meselesinin çözümü için şartların oluştuğu söylenmektedir. Bir açıdan bu ifade doğrudur. Çünkü TC azmini kaybetmiştir. Esasen barış anlaşmaları hep böyle zamanlarda yapılır. İki tarafın da davasını sürdürme ümidi devam ediyorsa, barış olmaz. Taraflardan biri, davasından vazgeçmişse vakit tamamdır. Türkiye yorgundur. Suçluluk kompleksi içine itilmiştir. Ne olacaksa olsun, yeter ki terör bitsin deme noktasına gelmiştir. Zaten terörün amacı da karşı tarafı bu noktaya getirmektir. Hiçbir terör örgütü, terör olsun diye terör eylemi yapmaz. Amaç, her zaman siyasidir. Bu şartlar altında "ümit veren" müzakerenin gündemini örgüt belirleyecektir. Yandaş ve dindar diye adlandırılan medyadakiler başta olmak üzere liberal yazarlar, PKK'nın ileri sürüleceği şartları makul bulacaktır. Çözüm, yani bölünme için gerekli psikolojik ortam oluşursa, müzakereler sanıldığı kadar uzun sürmeyebilir. ABD ve AB, Türk devlet adamları "cesur(!) adımlar" atabilsin diye hükümeti maddi ve manevi olarak destekleyecektir. CIA taşeronları, türlü çeşitli "dinleme-dillendirme-sızdırma" haberlerle taraflı basını besleyerek, kamuoyunu oluşturacaktır. Kaldı ki, geçiminin yurt dışından gelecek paraya bağlı olduğuna inandırılmış bir toplum, dış baskılara fazlaca direnemez.
Cumhuriyet'in iki büyük projesi vardı. Biri "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" diye söylenen "láiklik"; diğeri "Ne mutlu Türküm diyene" özdeyişinde ifadesini bulan "Milli Birlik" idi. İkisini de sürdürmek mümkün olamadı. Hayırlısı ne ise o olsun. Demokrasi işlemektedir. Ülke için neyin iyi olduğuna halk, yani onun temsilcisi meclis karar verecektir. Doğru kararın ne olduğunu, halktan yani meclisten daha iyi bildiğini kimse iddia etmemelidir. Cumhuriyet sevdalıları için olanları ve olacakları hazmetmek zordur. Ama yapacak bir şey de yoktur.
Son Söz: Çözüm, çözdüğünden büyük sorun yaratmamalıdır.
Yazı: Ege Cansen








