19 Haziran 2008 Perşembe

Tak... Tak... Tak... Tabanca Sesleri


Dünya futbol takımlarında oynayan en kral futbolcular Brezilyalı. Değişik formalarla bazen rakip olarak karşılaşan Brezilyalılardan hangisi, ötekinin kalesine gol atsa; 173 milyonluk Brezilya’nın göğsü iftiharla kabarıyor olmalı.
* * *
Brezilya’nın futbolcuları kadar, karnavalları da ünlü olduğu için; sayısız fıkra üretilmiştir her ikisi hakkında da...
* * *
Birleşik Arap Emirlikleri’nden, dolar milyarderi bir emirin, New York’ta yaşamayı yeğlemiş oğlu; Kanadalı bir arkadaşıyla Güney Amerika ve Brezilya gezileri üstünde konuşurken, emirin oğlu:
- Brezilya’dan sadece futbolcuyla, orospu çıkar, demiş.
Kanadalı arkadaşı:
- Benim de, demiş; karım Brezilyalı.
- Ya öyle mi, hangi takımda oynuyor?
* * *
Şimdi bizim de futbolcularımız, dünya takımlarında oynama yarışında.
Birçoğunun hayalinde milyonlarca dolarlık transferlerle, evrensel bir şöhret ve sükse genci olmanın umudu göbek atıyor.
Bize de, sadece futbola özgü çeşitli ayak oyunlarında; Türkün gücünü dünyaya göstermiş ve ömrünü, vatanla millet yanında futbola da adamış gençlerimizle övünmek, bağıra çağıra, korna çala, bayrak aça, tabanca ata sokaklarda koşuşturmak kalıyor.
* * *
İsviçre’de oynanan maçları izlemek için, İsviçre’ye doluşan binlerce maç meraklısının; aynı zamanda yaptıkları alışverişlerle, otel ve lokanta harcamaları sayesinde, İsviçre’nin milyonlarca dolar kazanmış olması, ne yazar?
* * *
İsviçre’nin ekonomik üretim tablosunda; endüstrinin yüzde 34’lük, tarımın yüzde 1.5’luk, servis sektörünün yüzde 65’lik bir yer tutmasıyla; adam başına düşen ulusal gelir biriminin 41 bin dolar olması da ne yazar?
İsviçre milli takımı, o yağmurun altında bize yenildi mi, yenilmedi mi?
* * *
Futbol söz konusu olduğunda, gerisi teferruattır. Başarının bayrağı futbol zaferleriyle yükselir.
Türkiye bunu, Çeklere karşı kazandığı sürprizli galibiyetle; Avrupa Futbol Şampiyonası’nda çeyrek finale kalarak, bir kez daha kanıtladı.
Yoksa 70 milyon Türk, neredeyse hep bir ağızdan:
- En büyük Türkiye, başka büyük yok, diye bağırır mıydı?
* * *
Cuma akşamı Hırvatlarla yapacağımız maç da; fazla bir kaygı yaratmıyor yüreklerimizde.
Hepimiz biliyoruz ki:
Türkün güneşleriyle dünya ufku ağardı,
Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı?
* * *
Zaten şimdiden başladık Hırvat maçını da değerlendirmeye:
- Üçüncü kez yine dayandık Viyana kapılarına!
Ne mutlu Türküm diyene!
* * *
Bu arada Brezilya futbolu üstüne de bir fıkra daha.
İngiliz takımlarından birinde oynayan Brezilyalı bir futbolcu gol attıkça, takım arkadaşı İngiliz soruyormuş:
- Kuzum nasıl gösteriyorsun bu mucizeleri?
Brezilyalı futbolcu da:
- Tanrı sayesinde, diyormuş; maçlara başlarken hep dua ediyorum.
- Ben de ediyorum ama, hiç gol atamıyorum.
- Çünkü sen İngilizce dua ediyorsun, kabul olmuyor.
* * *
Dünkü Radikal, milli takımımızın yıldızı ve kaptanı Nihat’ın elinde tuttuğu topla gergin bir fotoğrafını, 1’inci sayfanın yarısını kaplayan bir sevinçle yayımlamış ve üstüne de şu başlığı atmıştı:
“Keyfimize diyecek yok”
* * *
Ancak fotoğrafın altında da ikinci bir manşet vardı:
“İşsizler ordusunun mevcudu 2.5 milyon kişiye ulaştı”
Ankara’daki siyasal kutuplaşmalar da sürüp gidiyordu.
* * *
Türkiye’de, yoksulluktan söz açmanın kesinlikle yasak olduğu “Soğuk Savaş” yıllarında; hiçbir zaman şeffaflaştırılmamış bütçe harcamalarıyla, sınıf bilincinden de yoksun olan yığınlar ve siyasetçiler hakkında, şu tür karikatür lejandları yayımlanırdı:
- Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu.
* * *
Çek maçından sürprizli bir galibiyetle çıktığımız pazar gecesi saat 23.40 sularında, Cihangir’de de tabancalar patlamaya başladı.
Bazen kesintili tak... tak; bazen mitralyöz gibi tak tak tak tak...
Ne oluyor, diye apartman pencerelerinden bakmak dahi tehlikeliydi.
* * *
Dünkü Hürriyet’ten öğreniyoruz ki, Çekleri yenme sevinciyle sıkılan maganda kurşunları yüzünden, İstanbul’da 10 yaşındaki İzel Edebali başından ağır yaralanmış; Adana’da 2, Bursa’da da 1 kişi varmış maganda kurşunlarıyla vurulup hastanelere kaldırılan.
* * *
“Adam yerine konma” ve “ben de varım” diye bilme özlemi, iç siyasette hamasi nutuklarla uyuşturulduğunda; maç galibiyetlerinin coşkusu da; İngiliz generali Wellington’un, Waterloo’da Napolyon’u yenme zaferine taş çıkartacak bir yanardağ patlamasına dönüşüyor.
* * *
Bu sosyo-psikolojik durum, aynı zamanda neyin göstergesi?
Bendeniz bilemiyorum.

Yazı: Çetin ALTAN

Güle Güle Zico..


Arthur Zico...
Fenerbahçe’den belki de yardımcısı Samet’le bir akşam yemeği bile yiyemeden ayrıldı.
Zico arkasında bir lig şampiyonluğu ve 40 yılda bir Türk futboluna uğrayan Şampiyonlar Ligi çeyrek finalistliği bıraktı.
'Stajyer' dediler.
'Teknik direktörlüğü yeni öğreniyor...'
'Fenerbahçe'yi dersahane gibi kullanıyor' diye eleştirdiler.
'Kardeşi ve Santana onu etkiliyor takımı onlar yapıyor' dediler.
Dediler, dediler...
Carlos Alberto Parreira, Hiddink, F.Rauch için de aynı şeyleri dediler, yazdılar ve konuştular. Ama bunları yazarken bilmelerine rağmen sustular.
Dünya'nın yaşayan en değerli 125 oyuncusu arasında o var.
1978, 1982, 1986 Dünya Kupaları'nda o forma giydi.
Lakabı Beyaz Pele oldu.
Brezilya milli takımıyla 88 maçta 66 golü o attı.
Futbol topunu parkta bulup bomba diye karakola götüren Japonlar'a futbolu sevdirdi.
Samuraylar onun heykelini diktiler.
Takımın kondisyonu zayıf dediler.
Fenerbahçe, Chelsea ile başabaş oynadı.
İstanbul'da yendi, İngiltere'de elendi.
Hem de Avrupa'da 1 numaralı kupada. Bu da beğenilmedi.
Her zaman gururlarını ön planda tutan İngilizler onun karşısında saygı ile eğildiler.
Biz ise hesap sorduk. Nasıl Fenerbahçe elenir diye?
Zico kesinlikle bir dünya markasıydı. Aynı 1970'li yıllarda Fenerbahçe'yi 2 yıl şampiyon yapan Didi gibi.
Maçlardan sonra basın toplantılarında, hiç kimseyi suçlamadı. Yanıt vermesi en zor ikircilikli sorulara bile burun kıvırmadı cevapladı.
O her zaman takımının arkasında durur, oyuncularını aslanların önüne atmaz, kaçan penaltı şampiyonluğa da mal olsa sorumluluğu o alırdı.
Zico oyuncular tarafından çok sevilirdi. Tamam, bu takımın ciddi bir bölümü kendisiyle aynı topraklardan gelmişti fakat takımdaki diğer isimlerin de ‘Baba’ gibi sarıldığı Zico oyuncularıyla hiçbir zaman problem yaşamadı.
Zico felsefesiyle Brezilya futbolunun kirliliğinden çok uzakta olduğunu gösterdi. Galiba Türkiye’nin kaybettiği sadece bir teknik direktör değil! Aynı zamanda Brezilya futbolunun güzel yönünden vazgeçmeyen ‘Son Samuray’lardan bir tanesinin yitirilişi.
Maçlarda rakiplerine hep saygı duydu.
Seyirciyi sevdi. Yedek kulübesinde televizyonda izlediğimizde kamera ona dönünce bağırıp çağırıp rol kesmedi.
Gerçekten rüzgar gibi geçti.
Fenerbahçe tribünleri ona 'Zico Beyaz Pele değil, Pele siyah Zico'dur' diye boşuna pankart açmadı.
Taraftar sever, taraftar nefret eder, taraftar bağırır.
Ama gerçek taraftardır. Çünkü taraftar halktır.

Dis is Fıtbol; Evritin is Samtin Heppınıd!


Bu maçla sadece turnuvaya değil dünya futbolu denen literatürün zerresine uymadığımızı da kanıtladık. Bir ikinci gol yedik, bu golü Solomon Adaları yemiyor artık. Bir oyuncumuz sakatlanıp kenara geliyor, o oyuncunun olduğu yeri kimse doldurmuyor, kenardan tek bir kimse, "biriniz kendini yere atsın, Emre Aşık girene kadar kıvransın zaman kazansın" da demiyor, zaten kenardakini duyan yok. Terim'in 4 defa üstüste Sabri'ye sesini duyurmaya çalışmasını çok iyi hatırlıyorum. Ama o takım Avrupa'yı bırakın dünyanın en disiplinli, tabir-i caizse "kemik" ekollerinden birine karşı (Cech'in de biraz yardımı ile) 2-0'dan maç çeviriyor. İlk amatörlüğü yapacak takım artık dünyada kalmadı, ikinci mucizeyi yaratacak da. Kısacası 1990'da Kamerun ne ise, 2008'de de Türkiye odur benim için. Her an her şeyi yapabilecek bir üçüncü dünya ülkesinin takımı. Bir nevi Züğürt Ağa. Doğru dürüst, tam yaptığı hiçbir şeyi yok ama Avrupa'nın en büyük 8 takımından biri.

Hala çözülecek sorunlarımız yok mu? Tonla. Tuncay Şanlı hiçbir şey yapmadan üçüncü maçını geçirdi. Eldivenleri aldığında artık ne olacağını bildiğinden midir bilinmez, Tanrı'ya dua ediyordu. Jan Koller. Eğer bu maçı kaybetseydik ilk yarısını Koller Cumhuriyeti ile oynayarak kaybedecektik. Çek Cumhuriyeti'nin 10 futbolcusu topu ayağına aldığında kafasını kaldırıyor ve Koller sahanın hangi tarafında ise topu oraya fırlatıyordu, bu taktikle oynayan bir takıma mağlup olacaktık. Hala defans oyuncularımız oyun kuramıyor. Sıkıştıklarında yaptıkları tek şey uzun vurmak, o topları alacak uzunumuz da yok.

Pazar günkü karşılaşmayı, özellikle de o mucize 2. yarıyı, heyecan faktöründen arınmış olarak bir kere daha izledim. Biliyorsunuz o geceden beri her yerde, her yorumcunun dilinde ezberlenmiş bir şekilde Arda ismini duyuyoruz. Bazıları, Arda'yı Ronaldo ile, hatta Messi ile karşılaştırmaya başlamıştı. Bazıları onu kupanın yıldızı ilan etmişti. Evet, Arda benim de yazdığım gibi, o gecenin en etkili ve en çoşkulu 3-4 oyuncusundan biriydi. Ancak bir kere daha izlediğimde daha net gördüm ki, Arda 2. golü yediğimiz 61. dakikaya kadar ayağına aldığı 9 topu da rakibine atmış. Herbiri zor ortalar ve hiçbiri Çek savunmasını geçememiş. İlk isabetli pası 67. dakikada Tuncay'ı incelikle gördüğü pozisyon. Ondan sonrasında ise, attığı güzel gole kadar ve golden sonra topla pek fazla buluşamamış.

Kısacası Arda'yı, 30 dakikalık performansından yola çıkarak dünyanın en iyi oyuncuları arasına koymak doğru değil. Çünkü Arda henüz Ronaldo ile kıyaslanacak durumda değil. Belki çok yakında, hatta 2 hafta içerisinde ondan daha iyi performans gösterecektir. Gelecekte belki onun kadar iyi olacaktır. Ancak, hem sürekli 3-4 oyuncuyla marke edilmesine rağmen, kafa vuruşu, serbest vuruş, adam geçme gibi her yöntemle rakibi perişan eden bir Ronaldo ile, hem de Deco, Sneijder gibi diğer yıldızlarla, rakiplerin hazırlıksız yakalandığı bir Arda'yı karşılaştırmak için henüz çok erken.

Fatih Terim'den Nefret Etmenin Sekiz Nedeni

BİR: "Küçük dağları sen mi yarattın birader" diye bakıldığında suratına "Hayır... Hayır... Sadece küçük dağları değil büyük dağları da ben yarattım" ifadesini takınarak iticilik şampiyonu olduğu için...

İKİ: Soğukkanlı bir değerlendirmeyle en fazla "Çok ballı bir adam" yorumunu hak ettiği halde "Ben Fatih Terim... Futbolun kitabını tersten yazmış adam" triplerine girdiği için...

ÜÇ: Zaferden sonraki afra tafrasının çekilmezliği nedeniyle, milli maçlarımızda beni ve benim gibileri hep "İçimizdeki İrlandalı" olmak gibi kahredici bir pozisyona sürüklediği için...

DÖRT: Başarı, zafer, galibiyet... Bunların eleştirilere en güzel yanıt olabileceğini düşünemeyip "laf geçirme" hevesine yenik düştüğü için... Yani başarıyı hazmetme kapasitesi acayip sığ olduğu için...

BEŞ: Elde ettiği zaferlerde "mahalle baskısı" nedeniyle oyuna soktuğu futbolcunun büyük payına rağmen, bu durumu zerre kadar aklına getirmeyip "Fatih Terim mucizenin öteki adıdır" havası bastığı için...

ALTI: Sırf şişkin egosunu daha da şişirmek ve "Fatih Terim karizması"nı belirgin kılmak amacıyla herkesin dediğinin tersini yapmaya kalkarken, zoru ve fiyaskoyu görünce anında tornistan ettiği için...

YEDİ: Kendisinden "Fatih Terim" diye söz ettiği için...

SEKİZ: Dışarıda, içeride bilen bilmeyen herkesin basbayağı bir "mistik olay" olarak yorumladıkları tuhaf bir galibiyetin ardından "Kabaramazsın kel Fatma" oyunu oynadığı için...

Yazı: Ahmet HAKAN

***
Sen hep futbol yaz emi Ahmet Hakan:)

13 Haziran 2008 Cuma

12 Haziran 2008 Perşembe

AKP Artık Kapatılmayabilir


Bence Anayasa Mahkemesi aynı anda hem çok zayıftı, hem çok güçlü. Yani Anayasa’nın 148. maddesinde Mahkeme’nin yetki alanı yasaları sadece “şeklen” incelemekle sınırlandırıldığı için zayıf; ama parti kapatabildiği için, ordu gibi Türkiye’deki tüm kamu idareleri kadar güçlü. Mahkeme bu iki dünyaya da aynı anda dâhildi. Oysa evet, bir Yüksek Mahkeme anayasal denetim sürecinin kuvvetli bir parçası olmalı, ama asla parti kapatmayı amaçlayan postmodern darbenin ortağı olmamalı.
***
Çünkü check-balans, yani dengeler sisteminde herkes biraz diğerinin kuvvetine karışır. Yani aslında Yüksek Mahkeme’nin de biraz yasama yetkisi vardır. Mahkeme yasamanın partneridir. Bunun neden gerekli olduğunu şöyle izah edeyim: Milli Güvenlik Kurulu ne için vardır? Devletin temel niteliklerini korumak için. Oysa bu işlevi Anayasa Mahkemesi görse MGK’nın bu kadar güçlü olmasına gerek kalır mı? Ordunun gardiyanlık yapmasına ihtiyaç olur mu?
***
Elbette bir Mahkeme kendi başına politik güç kullanamaz. Ama yasama da anayasada önemli değişiklikler yaparken daha büyük sosyal ve politik konsensüs sağlaması gerektiğini unutmamalı. Eğer unutursa Anayasa Mahkemesi bunu kendisine hatırlatacak. Burada anahtar kelime konsensüs. O sağlandıktan sonra yasama Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini bile değiştirebilir.
***
Konsensüs demek sadece Meclis çoğunluğu demek değildir, toplumun farklı taraflarının konsensüsü gerekir. Bu açıdan türban konusunda MHP ve AKP’nin konsensüsü nitelikli bir konsensüs değil, onlar zaten benzer şeyi düşünüyorlardı. Burada laik kesimin endişeleri önemli. CHP uzlaşmaya olumlu yaklaşmasa da yapılacak başka şey vardır. Konsensüs illa partilerle sağlanmaz, toplumun içindeki karşı görüşteki kurumlarla uzlaşmak da yeterli olabilir. 1995, 2001, 2002, 2003, 2004 tadillerinizde bir uzlaşma vardı. Ama AKP 2007’den bu yana uzlaşma yolunu görmezden geldi. Bu bence kötü bir fikirdi. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme yolu ancak konsensüsle sağlanır. Unutmayın ki bu Mahkeme, AKP’nin geçen yılki referandum yasasını kabul ederken bir ihtarda bulunmuştu. Kabul oy oranı 6’ya 5’ti. O 5 rakamı, “Tadiller sınırsız değildir” sinyalini veriyordu, ama AKP bunu görmezden geldi.
***
Şöyle bir varsayım yapalım; parlamentonun yüzde 80’i “Artık Türkiye’nin başkenti İzmir’dir” desin ve hatta diyelim Abdullah Gül’ün “sultan” olmasına karar versinler. Sizce bunları yapmak için kaç oya ihtiyaç vardır? Meclis’in 5’te 3’ü yeter mi? Eğer referandum yaparsanız acaba 3’te 2’si de kâfi gelir mi? Hele bir de Gül bu yasaları imzalarsa, bu iş olur mu? Ama işte hayır, bu tip yasa tadillerinin geçebilmesi için sizin yüzde 47 almanız yetmez. Sizin oyların yüzde 100+1’ine ihtiyacınız vardır. Peki yüzde 100+1’e sahipler mi? Değiller. O zaman Ankara Türkiye’nin başkenti olarak kalır ve bir sultan olmaz. Ne oldu? Anayasa’nın 148. maddesindeki şeklen inceleme hakkı, kendiliğinden esastan inceleme hakkına dönüştü.
***
Mahkeme 10. ve 42. madde tadillerini iptal ederek bence iki şeyden birini yaptı; ya AKP’yi kapatma kararı almak için kendine bir basamak oluşturdu. Ki bu her şeyi kaybetmek anlamına gelir. Ya da tam tersine AKP’yi kapatmama düşüncesiyle sistemdeki rolünü yeniden belirledi. Yani dedi ki, “Bundan sonra zayıf, ama post modern bir partner olmayacağım. Daha güçlü, ama parti kapatma yetkisini sadece terör suçları için kullanan bir ortak olacağım. Konsensüs dışına çıktığı her an yasamayı uyaracağım. Şimdi ey AKP, sen de bu ihtarı lütfen dikkate al ve yoluna böyle devam et.” Mahkeme bunu demenin önünü açmış olabilir. Ben tabii ki Mahkeme’deki tek bir hakimin bile adını bilmem, ama mantık olarak yaptıklarından bunu çıkarıyorum. Teknik olarak yanlış bir kararla da olsa yetki alanlarını tamamen demokrasi adına genişletmiş olabilirler. Mahkeme, semi otoriter-semi demokratik olmak yerine, eğer şimdi diyorsa ki, “Ben artık otoriter tarafımı bir yana bırakıyorum, anayasal tarafımı öne çıkarıyorum”, bu tüm sisteme oksijen verir ve Türk demokrasisini yukarı çıkarır. O zaman bu türban kararı dahi anlaşılabilir. Mahkeme’nin önemli bir partner olduğunu herkes kabul eder. Tek şart, Mahkeme’nin AKP’yi kapatmaması!

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Andrew ARATO

Gol Sevincini Göstermemek


Dün İsviçre’nin golünü Hakan attı, bir Türk evladı Hakan. Galatasaray’da da kısa süren bir macerası oldu. Hakan, Fenerbahçe’de 1,5 sezon oynayan Murat Yakın’ın kardeşi. Ailece futbolcu, milli ama İsviçreli milli. İsviçre’deki Eren ve Gökhan da Türk asıllı oyuncular. Hakan golü attıktan önce bir ‘dur’ işareti çekti, sonra üstüne atlayan takım arkadaşı vatandaşlarından, kibar bir jestle sıyrılıp, gol sevincini sakladı. Zira tribünlerin yarısı, kendisiyle aynı genleri taşıyan, damarlarında aynı kan dolaşan ve bu gol nedeniyle üzülen Türkler’di. Tartışılır ayrı konu. Örneğin Brezilya ile oynanan önemli bir maçta Marco önemli bir gol atar ve sevinmezse biz neler deriz?

Fotoğraf mı, Tablo mu?






Ve Volkan Ve Aurelio Ve Semih




Türkiye 2-1 İsviçre

Vay Özgürlükçüler Vaay

Bir önceki postta Humeynisever ablamızın bir lafı vardı; "Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim sizi ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez" şeklinde. Buyurun o zaman size Humeyni aşkının açıklandığı gün haberlere konu olan bu özgürlükçü kesimin yeraldığı bir olayı da aktaralım:

TRABZON’un Çaykara İlçesi'nde Ataköy Sağlık Meslek Lisesi öğretmeni Bekir Himmetoğlu, türbanlı öğrencilerin okula girmesine izin vermediği için dövüldüğünü ileri sürerek savcılığa başvurdu. Himmetoğlu, derslerde türban takan kız öğrencileri uyardığı için okul yönetimi tarafından tehdit edildiğini de iddia etti.

4 ay önce Balıkesir’den Çaykara'ya atanarakc göreve başlayan branş öğretemeni Bekir Himmetoğlu (44), dün saat 21.00 sıralarında oturduğu Ataköy Belediyesi lojmanının kapısının çalındığını belirterek, “Aşağıdan birisi, ‘Hocam ben Murat Yazıcı. Aşağıda kavga var. Gelin’ diye seslendi. Ben de öğrencilerimden birinin kavgaya karıştığı düşünerek lojmanın giriş kapısı önüne indim. İki kişi, “Sen ne karışıyorsun öğrencilerin baş örtüsüne’ diye bana saldırıp vurdu. ‘Bir daha karışmam’ dedim” dedi. Öğretmen Himmetoğlu, kendisini dövenleri karanlıkta göremediğini ve tanımadığını söyledi.

Olaydan sonra Çaykara Devlet Hastanesi’nde tedavi gördüğünü anlatan Bekir Himmetoğlu, kafasına aldığı darber nedeniyle 15 gün iş göremez raporu aldığını, daha sonra Çaykara Cumhuriyet Savcılığı'na can güvenligi olmadığı için suç durusunda bulundu.

Çaykara Ataköy Sağlık Meslek Lisesi'nde 4 ay önce göreve başlayan branş öğretmeni Bekir Himmetoğlu'nun iddiasına göre, kız öğrencilerin okul içine ve sınıflara türbanlı olarak girdiklerini görünce, öğrencileri uyarak türbanlarını çıkarmaların istedi. Daha sonra okul idaresine çağrıldığını anlatan Himmetoğlu, idareciler tarafından, ‘Bu çocuklarla ne alıp veremediğin var. Senin sorunun ne, ne karışıyorsun öğrencilerin baş örtüsüne’ denilerek uyarıldığını öne sürdü. Okul Müdür Vekili Cemil Korkmaz'ın üzerine yürüdüğünü ve kendisini dövmeye kalktığını iddia eden Himmetoğlu, araya giren öğretmenlerin olayı yatıştırdığını, jandarmaya bu konuda suç duyurusunda bulunduğunu iddia etti.

En Sexy Erkek Humeyni


Türban eylemcisi öğrenciden Haber Türk'te yayınlanan Teke Tek programında inanılmaz açıklamalar!

Fatih Altaylı'nın konukları üniversite öğrencileriydi. Kevser Çakır ve Nuray Bezirgan isimli türban eylemcisi bayan öğrencilerin açıklamaları ise hem Altaylı'yı hem de izleyenleri hayrete düşürdü.

Fatih Altaylı: Sizin facebookta bir siteniz mi var? Kevser adlı arkadaşımızın facebook adlı paylaşım sitesinde İran devriminde Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yer alıyor. Doğru mu?

Kevser Çakır: Bir tane fotoğrafı var evet. "Evet, seviyorum ve saygı duyuyorum."

Fatih Altaylı : Ama o Şii . Humeyni’nin nesini seviyorsun?

Kevser Çakır: Şii olması önemli değil. Benim için Müslüman biri. "

Fatih Altaylı : Ama İran'da baskı rejimi var.

Kevser Çakır: Ama İran'daki rejimi ben desteklemiyorum

Fatih Altaylı:
Ama kurucusu Humeyni.

Kevser Çakır: Humeyni’nin aynı görüşleri sahip olması anlamına gelmez bu. "Ben Humeyni'yi seviyorum şahsen."

Fartih Altaylı: Sen seviyor musun?

Nuray Bezirgan: "Evet seviyorum."

Fatih Altaylı: Atatürk’ü seviyor musun?

Nuray Bezirgan : Atatürkü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum. Atatürk'ün yetkiyi padişahtan alırken yani saraydan alırken laik bir Cumhuriyet kurmak için aldığını düşünmüyorum. Halk o zaman islami değerler için savaştı. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın başlaması da Kahramanmaraş’ta Fransız askerlerinin Nene Hatun'un başörtüsüne uzanmasıyla olmuştur.

Fatih Altaylı: Maraş’la Erzurum’u birbirine karıştırdın.

Nuray Bezirgan: Her neyse. Maraş’ta Fransız askerleri bir kadının örtüsüne saldırıyor. Sütçü İmam buna karşı ilk ateşi açıyor. Böylelikle Kurtuluş savaşı başlıyor. Sonuçta cepheye cephanelik taşıyan kadınlar o dönemin insanları, o dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz hep Müslüman insanlar.

Fatih Altaylı:
Peki bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'nı örgütleyen bir adamı niye Humeyni kadar sevmiyorsun. Bunu merak ettim. Eğer Atatürk olmasaydı burada belki de İngilizler vardı, Fransızlar vardı.

Nuray Bezirgan: Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.

Kevser Çakır: Yani bir insanın ismi üzerinden ideolojik bir kurgu oluşturulmaya çalışıldığı için bunlar oluyor. İyi Bir asker. Bunu biliyoruz.

Fatih Altaylı: Bu ülkeyi düşmanlardan arındırma sebebi. En azından bir minnet duygun yok mu?

Kevser Çakır: İyi bir asker biliyoruz.

Fatih Altaylı:
Bugün sizin savunduğunuz özgürlükçü, cumhuriyeti kuran sizin temsil ettiğiniz iradenin, bugün iktidar olmasına olanak veren de rejimi kuran da yine Atatürk değil mi? Camileri de kapatmamış.

Nuray Bezirgan:
Benim fikirlerimİ savunucak parti kurulamaz Türkiye’de. Zaten bu yasak. Benim fikirlerimi herhangi bir parti savunmaya kalktığı zaman parti kapatılır. Müslümanlar haklarını elde etmek için gece gündüz çabalarlar. Birileri gelir parlementonun azıcık bir özgürlük tanımlamasına bile Atatürk adına, Cumhuriyetçilik adına, demokrasi adına ne adına olursa olsun özgürlüklerimizi elimizden alır. Ben tamamiyle özgür olduğum hak ve özgürlüklerimin kısıtlanmadığı bir sistem istiyorum.Mesela siz nasıl ki başörtülü hakim bir hanımdan rahatsız olacağınızı söylüyorsanız ben sizin, mesela bu fikrinizin temelde Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet'te bizlerin hep tehdit olarak sizlere sunulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Fatih Altaylı : Hayır ondan kaynaklanmıyor. Sizin “siz, biz” demenizden kaynaklanıyor. Siz islami inançları sizin tarafınızda yaşamayan veya sizin gibi algılamayan insanları farklı görüyorsunuz. Sen, Recep Tayyip Erdoğan ve başkaları "siz- onlar, biz-onlar" dediğiniz zaman kendimi kötü hissediyorum.

Nuray Bezirgan :
Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim size ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez. Ama Fatih Bey siz başörtülü bir hakimden rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz

Fatih Altaylı: Önyargılı olur diye rahatsız olurum.

Nuray Bezirgan: Tabii ki. Önyargınızın temelinde 85 yıldır yürütülen laik sistemin dayatmalarının olduğunu düşünüyorum. Biz hiçbir zaman özgür olamadık. Hiçbir zaman kendimizi ifade edemedik. Siz hiçbir zaman başörtülü bir hakim tarafından yargılanmadınız. Dolayısıyla bu şekilde düşünüyorsunuz.

Fatih Altaylı: Senin rejimden istediğin ne? Üniversiteye gitmen, kamusal alanda görev yapman dışında ne isteğin var?

Nuray Bezirgan: Ben başörtümle birlikte sosyal hayatta da var olmak istiyorum.

xxxxx

Bu kadar muhabbetin yorumunu bile yapmaya gerek yok sanırım. Tek yorum; müthiş "yanar-döner" (2 sene önce Tayyibin kedisinin bakıcılığını yaparken şimdi laik kesimin ön saflarında görünüyor) gazetecimiz biricik "6alatasaraylı" Fatih Altaylı'nın bu Humeynisever kadınları rating olsun, ortalık iyice karışsın, voleyi vursun amaçlı ekrana çıkarmasıdır. Kendisinin sarı basın kartının olmamasını böylece bir kez daha normal karşılıyoruz efendim.

p.s: Nene Hatun'u Kurtuluş Savaşı döneminde tekrar diriltip, Maraş'ta ortaya çıkarmasına acaip koptum, belirtmek istedim. :)

Padişah Geliyor Padişaaahhh!

Tayyip meşhur "milletin iradesi!"nin temsil edildiği T.B.M.M'de uleması tarafından karşılanıyor.

10 Haziran 2008 Salı

AKP'nin Sol Liberal Aydınlara İhtiyacı Kalmadı


Yeni Şafak yazarı Kürşat Bumin 31 Mayıs tarihli yazısında arkadaşı Koray Düzgören için "Koray nerede sahi?" diye sesleniyordu. Hürhaber İnternet sitesi, halen Londra'da yaşayan Koray Düzgören'e ulaştı. Düzgören, Yeni Şafak'ta 19 Mayıs'tan bu yana hiçbir 'gerekçe' gösterilmeden yazılarının sonlandırıldığını anlattı.

Cömert telefonuma çıkamadı
Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert'in kendisinin mesajlarına yanıt vermediğini belirten tecrübeli yazar "Daha sonra telefonla da aradım. Sırf bu uygulama nedeniyle yaptığı çirkinliği ile yüzleşebilmesi için. Ama cesaret edip telefonuma çıkmadı" diye konuştu.

10 yıldan bu yana Yeni Şafak'ta düzenli yazılar kaleme alan Koray Düzgören'e göre asıl mesele başka. Düzgören'i dinlemeye devam edelim:

AKP'nin bize ihtiyacı kalmadı
"Ama asıl mesele bizim gibi, demokrasiyi, özgürlükleri çifte kriterlere başvurmadan savunan ve genel olarak ülkedeki vesayet rejimi İslamcıları da eziyor diye başkalarından ayırt etmeden onları da destekleyen, onlardan yana çıkan sol liberal aydınlara AKP çevresinin ihtiyacı kalmamış olması."

Demokratik görünmeye 'paydos' dediler
AKP'nin 'demokratik' görünmeye 'paydos' dediğini öne süren tecrübeli kalem iddialarını daha da derinleştirdi:

"AKP demokratik görünmeye paydos deyip, bürokratik militarizme teslim olarak; hatta ondan daha ileriye giderek 'kapatma davası'ndan kurtulabileceğini zannediyor. Bunun için de ifade özgürlüğü, medya özgürlüğü gibi kavramlar artık onlar için bir şey ifade etmiyor. Eleştiriye tahammülsüzlük bu yaklaşımın en somut göstergesi."

Yeni Şafak'ın 28 Şubat'ı
Bu anlamda Yeni Şafak Gazetesi'nin AKP'nin 28 Şubat'ını başlattığını vurgulayan Düzgören önümüzdeki günlerde safların daha da netleşeceğini belirterek şunları kaydediyor:

"Medyada yeni döneme geçiliyor. Saflar daha da belirginleşecek gibi görünüyor. AKP yanlısı birmedya, ulusalcıların yanısıra ikinc bir gerici, militarist ve devlete odaklı bir kesim olarak palazlanıyor."

İşte Düzgören'in açıklamasından diğer bölümler:

  • Demokrasi ve özgürlükleri savunmak, Türkiye'nin meselelerine bu yaklaşımlar çerçevesinde çözüm yolları aramak, hatta bu çözümleri tartışmak giderek daha zor bir hale geliyor.

  • İslami medya denilen İslami hassasiyetleri temsil eden medya organlarında yazmaya, çalışmaya devam eden gazeteci-yazar arkadaşların şapkalarını öne koyup bir durum değerlendirmesi yapmalarının tam zamanı.
  • Llorando


    yo estaba bien
    por un tiempo
    volviendo a sonreir
    luego anoche te vi
    tu mano me toco
    y el saludo de tu voz
    te hable muy bien
    tu sin saber
    que he estado llorando
    por tu amor
    llorando por tu amor
    luego de tu adios
    senti todo mi dolor
    sola y llorando
    llorando
    no es facil de entender
    que al verte otra vez
    yo estoy llorando
    yo que pense que te olvide
    pero es verdad, es la verdad
    que te quiero aun mas
    mucho mas que ayer
    dime tu que puedo hacer
    no me quieres ya
    y siempre estare
    llorando por tu amor
    llorando por tu amor
    tu amor
    se llevo
    todo mi corazon
    y quedo llorando
    llorando
    llorando
    llorando
    llorando
    llorando
    por tu amor

    AKP ve Erken Seçim Kararsızlığı


    Anayasa Mahkemesi’nin verdiği son türban kararıyla ‘midesine yumruk yiyen’ AKP, bu darbenin etkisi yüzünden kendini iyice kaybetti. AKP ve yandaş medya, kararı veren yargıçları hedefe koydu. AKP medyasının ‘hücumbotu’ Star, okurlarına: “Bu bir savaştır. Kararı tanımayın. Siz de hukuksuzluk yapın” dedi.

    Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun kaleminden çıkan bu satırlar, aslında AKP’nin de bilinçaltını yansıtıyor. AKP ve medyası, “Ergenekon”cuları tutuklayan mahkemeleri “meşru”, aleyhlerinde karar verenleri ise “gayrimeşru” olarak görüyor. Hukuk dışılığı öneren gazete yazarı ise, içine düştüğü çelişkiyi bir türlü fark edemiyor. Karaalioğlu’nun dile getirdiği ifadeler, “Mahkemeler meşru değilse, AKP cezaevlerini neden boşaltmıyor?” sorusunu da gündeme getiriyor.

    AKP “yandaşları”nı bir arada tutup partinin dağılmasını engellemeye çalışırken, hukuka karşı açtığı savaşın dozunu da yükseltiyor. Bu sırada, komik ve traji komik sahneler de yaşanıyor. AKP’li hukukçular, “Mahkemenin kararı meşru değildir” diyebiliyor. AKP böylece, sıkışmışlığını, hukuku yoksayarak çözmeye çalışıyor.

    Kapatma davasının açılmasının ardından, “Erken seçime gideriz” diyerek meydan okuyan AKP, bunu yapamayacağını gördüğü an, hedefe yargıçları koyuyor. Bir yandan ise “din istismarı” yeniden devreye sokuluyor. Kadınları ikinci sınıf konumuna sokan “türban’’ ne yazık ki; “özgürlükmüş” gibi sunuluyor. Türbana kapatılan kadının, "cinsel obje" haline dönüştürüldüğü ise gözlerden kaçırılıyor. Gericiliğin simgesi türban, “özgürlük bayrağı”ymış gibi dalgalandırılıyor.

    AKP yaptığı din istismarıyla, aslında çözümsüzlüğünü saklamayı amaçlıyor. İslamiyet’in değerlerine saygılı olduğunu söyleyenler, ABD’nin Irak’ta cami basmasına, kutsal kitabımız Kur’an’ı Kerim’in hedef tahtası haline getirilmesine ise nedense ses çıkarmıyor.

    Bunları gözden uzak tutan ve medyasında sorgulatmayan AKP’nin, erken seçime gidemeyeceği de anlaşılıyor. Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in neden dayak yediği araştırıldığında, AKP’nin erken seçim kararı alamayacağı çok net bir şekilde görülüyor.
    ***
    Kapatma davasının açılmasının ardından, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kurmayları toplanır. Erdoğan’a akıl veren kurmaylar, “Erken seçime gidersek kapatma davası düşer” der. Erdoğan bu görüş üzerine, “O halde hazırlıkları yapın” talimatı verir. Bunun üzerine AKP içinde çalışma başlatılır. Ancak Meclis’e ilk kez giren milletvekilleri bu görüşe sıcak bakmaz. Çünkü; Meclis’e yeni girmişlerdir. Bu yüzden, seçime gitmeleri, milletvekilliğinden kaynaklanan yasal haklarını kaybetmelerine sebep olabilir. Zira; seçim sonrası yaşanacak tabloda kimin yeniden TBMM’ye girip giremeyeceği belli değildir.

    AKP’li vekiller bu yüzden, Erdoğan’ın kurmaylarına bir teklifle gider: “Milletvekilliğimizden doğan haklarımız garanti altına alınsın. Seçime girip kazanamasak bile, vekilliğin tüm haklarından yararlanalım. Aksi taktirde, erken seçim kararı alınmasına onay vermeyiz.”

    “Genç vekiller”in bu önerisi Erdoğan’a iletilir. Erdoğan bunun üzerine, “Vekillerle bir de ben konuşayım” der. Ardından da “30’arlı toplantılar” başlar. Meclis’e ilk kez giren “genç vekiller” aynı düşünceyi, Başbakan’a da iletir. Başbakan, işin içinden çıkamadığını görünce, kurmaylarına talimat verir: “Bu öneriyi CHP’yle görüşün. CHP’nin desteğini alarak seçim hazırlığı başlatın. Genç milletvekillerinin yasal hakları garanti altına alınsın.”

    Bunun üzerine, AKP’li kurmaylar, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol’a gider. AKP’liler, “Biz seçime gitmek istiyoruz. Ancak genç vekillerin özlük hakları talebi var. Bize destek verin, 1 yılını dolduran vekiller, emeklilik haklarını kazansın” der. CHP’li Anadol, bu öneri üzerine, “Genel Başkanımız Deniz Baykal'ın bu konudaki talimatı kesin. Biz bu öneriye destek veremeyiz. Seçime gidecekseniz yeterli çoğunluğunuz var. Karar alın hemen gidelim” cevabını verir.

    Ancak AKP’li vekiller kararlıdır. Öneri tekrarlanır: “Genç CHP’li vekiller de var. Böylece onlar da bu haktan yararlanır.”

    CHP’li Anadol’un cevabı nettir: “Bir süre önce de "gazi haklarından faydalanma" diye bir öneri ortaya attınız. Buna karşı çıktık. Ama toplum bizim de buna onay verdiğimizi sandı. Yakınlarımıza bile anlatamadık. Bu yüzden, yeni vekillere "emeklilik hakkı" tanıyacak bir kararın altına imza atmayız. Buyrun seçim kararını hemen alın.”

    AKP’li vekiller, Erdoğan’ın talimatı üzerine yaptıkları görüşmeden, sinirle çıkar. Tarih 18 Nisan 2008’dir. TBMM kürsüsünde ise Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç konuşmaktadır. AKP’nin sinirini bozan Genç, Erdoğan’ın Katar’da ne aradığını sormaktadır.

    CHP’li Anadol’un yanından hışımla çıkan vekiller, Kamer Genç’in sözleri üzerine, öfke patlaması yaşar. Genç birdenbire yumrukların, tekmelerin ve küfürlerin hedefi haline gelir. “Erken emeklilik” hakkını elde edemeyen AKP’li vekiller, “hınç”larını Kamer Genç’ten çıkarır.

    Sizce AKP bu tablodan sonra “erken seçim”e gidebilir mi?

    “Genç vekiller”i ikna edemediği için şimdilik zor görünüyor. O yüzden, AKP’nin “Oylarımız %53’e çıktı” demesinin hiçbir geçerli yanı bulunmuyor. AKP, kafası karışan tabanını ve vekillerini bir arada tutmak için, yandaş medya eliyle sürekli olarak “Güçlüyüz” mesajı veriyor.

    AKP güçlüyse, ve oyları yüzde 53’se, neden hemen seçime gitmiyor?

    8 Haziran 2008 Pazar

    Fransa Türkiye Gerçeğiyle Yüzyüze Getirilmelidir

    Türkiye iki adım ötesini göremeyecek kadar basiretten uzak politikacılar tarafından yönetiliyor olmasaydı... Şimdi bunların kışkırttığı yargı müdahalesini değil, Fransa’da iktidar partisinin, anayasaya sokuşturmak istediği referandum maddesi marifetiyle, Türkiye’nin AB üyeliğine engel olma teşebbüsünü tartışıyor olacaktık.
    Ve belki de Türkiye, hükümeti, medyası ve toplumuyla sesini yükseltebilecekti bu girişime karşı. Ama mustarip olduğu liderlik sorunu bu ülkeyi sonunda, en kapsamlı ve tarihsel projesini yüksek sesle savunmaya mecalsiz ve daha önemlisi, isteksiz duruma düşürdü; içine kapattı.

    O madde geçmemeli
    Mesele şu: Nüfusu AB toplamının yüzde beşinden fazla olan ülkelerin Birlik’e üyeliğinin otomatikman referanduma götürülmesini emreden bir maddeyi de içeren anayasa değişikliği paketi geçen salı Fransa Ulusal Meclisi’nden geçti; önümüzdeki hafta içinde Fransa Senatosu’nda oylanacak. Referandum maddesinde adı zikredilmeden hedef alınan ülke, Türkiye... Türkiye’ye karşı özel olarak tasarlanmış bu madde, nüfusu AB toplamının yüzde 14’ü kadar olan Türkiye’nin AB’ye girişinin Fransız halkının onayına sunulmasını anayasal zorunluluk haline getiriyor.
    Umudumuz, Fransa Senatosu’nun Türkiye’ye karşı bu ayrımcı ve tahkir edici hareketi engellemesidir.

    Fransa’nın yarası acır mı?
    Engellenmez ve paket temmuzda senato ve ulusal meclisten oluşan genel kurulun da onayından geçerek anayasaya girerse, zaten Ermeni yasa tasarısı yüzünden bunalımlı bir dönemden geçen Türk-Fransız ilişkileri onarılması güç bir yara alacaktır.
    Ama açılacak olan yara Fransa’nın canını, Türkiye’nin canını yaktığı kadar yakar mı? Soru bu olmalı.
    Herhalde Türkiye’de insanlar kendilerine soruyorlardır, “Bu Fransa nasıl oluyor da Türkiye’ye karşı hasmane politikalar gütmeyi ve neticesinde Türkiye’yi kaybetmeyi göze alabiliyor?” diye... Çünkü Fransa’nın, Türkiye’yi doğrudan karşısına alarak, Türkiye’nin taşıdığı büyük ekonomik potansiyelden faydalanmaktan da, Avrasya jeopolitiğindeki eşsiz konumundan yararlanmaktan da bu kadar kolay vazgeçebilmesini, basit bir mantıkla açıklamak mümkün değil.
    Yoksa Türkiye sandığımız kadar önemli bir ülke değil mi?
    Bence Türkiye’nin öneminin nasıl algılandığı Fransa bahsinde tayin edici değil. Fransa’nın sorunu Türkiye’yi kaybetmekte oluşu değildir, Türkiye’yi zaten hiç kazanmamış olmasıdır.

    Soğuk Savaş sürüyor
    Türkiye ve Fransa arasındaki sıkıntının güncel nedeni, ikili ilişkilerin bir türlü Soğuk Savaş dönemindeki formatının dışına çıkarılamamış olmasıdır.
    De Gaulle’ün Amerikan tahakkümünü gerekçe göstererek ülkesiyle NATO arasına mesafe koymasından bu yana Fransa’nın gözünde Türkiye, Amerikan nüfuzu altındaki bir ülkedir. Fransa, Türkiye’yi kendi politik etkisine kapalı bir alan olarak algılamıştır. Bu bakışın, biraz da yarattığı alışkanlığın etkisiyle, Soğuk Savaş sonrasında da maalesef pek değişmediği anlaşılıyor.

    ‘Demir perde’ etkisi
    Fransa’nın bu bölgedeki geleneksel etki alanları ise Türkiye’nin geçmişte çeşitli nedenlerle uzak durmak zorunda kaldığı ülkelerdir: Suriye, Lübnan, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi... Soğuk Savaş sonrasının Ermenistan’ını da unutmamalı.
    Fransa ve Türkiye arasında aslında yıkılması gereken bir “demir perde” vardır.

    Solda sıfır ticaret
    Türkiye’nin Fransa’yla olan ticaret hacminin halen 10 milyar euro seviyelerinde geziniyor oluşu da işin başka yönü. 10 milyarın, 1 trilyon euro’luk Fransız dış ticaret hacmi içindeki yüzde birlik küçücük payının altını çizmek, Türkiye’nin Fransa üzerindeki ekonomik baskı potansiyelinin de caydırıcılıktan ne kadar uzak olduğunu göstermek için yeterli.
    80’lerden bu yana Fransa’yla ticaret ve karşılıklı yatırımların önemli oranlarda artmasını sağlayacak stratejiler izlenmiş olsaydı, bugün daha büyük boyutlara ulaşmış bir ticaret hacmi, Fransa’nın, Türkiye’nin öyle ayaküstü harcanamayacağını kavramasına yardımcı olabilirdi.

    Türkiye dersleri
    İşin bir de jeopolitikle ilgili yönü var...
    Bu alanda da Türkiye’nin hemen her yerde Fransa’nın karşısında varlık göstermesi gerekiyor ki, Fransa, Avrasya jeopolitiğinde Türkiye’nin dostluğu ve işbirliği olmadan dilediğini yapamayacağını kavrasın.
    Örneğin, AKP iktidarının izlediği Ortadoğu politikası, esas amacı Fransa’yı rahatsız etmek olmasa da, Fransa’nın geleneksel nüfuz alanlarına elini attığı için Paris’te bakışların Türkiye’ye dönmesine neden oluyor. Türkiye’nin İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk misyonunu üstlenmesi ve Lübnan krizinde devreye girmesi bu çerçevede değerlendirilmelidir.
    Türkiye’nin Nabucco projesinde soykırım yasa tasarısına tepki olarak Gaz de France’ı veto etmesi, ekonomik olmaktan ziyade jeopolitik bir meydan okumadır.
    Le Monde’da geçen perşembe yayımlanan “Paris Ankara’nın misillemelerinden ürküyor” başlıklı haberde, Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner’in talebine rağmen Türkiye’nin 2007 başından beri Fransız askeri uçaklarının Afganistan için Türk hava sahasını kullanmalarına ve Fransız donanmasına bağlı gemilerin Türk limanlarında demirlemelerine getirdiği kısıtlamaları kaldırmadığını okuduk.
    Türkiye’nin Akdeniz Birliği’ne katılımının henüz kesinleşmemiş olmasının Paris’te tedirginlik yarattığı da Fransız medyasına yansıyor. Çünkü Paris Türkiye’siz bir Akdeniz Birliği’nin olamayacağını kavramaktadır.
    Bu eylemler Fransa’nın Türkiye dersini çalışmasına yardımcı olacaktır. Ama ders, daha da ağırlaştırılmalıdır.
    Paris’e bu ülkenin kolay yutulur lokma olmadığının gösterilmesi gerekiyor.

    Yazı: Kadri Gürsel

    7 Haziran 2008 Cumartesi

    Çok İlginç Bir Konuşma, Çok İlginç Konular

    Duyduklarımın bazısına katıldım, bazısına katılmadım, çoğuna şaşırdım. Yorumu sizlere bırakıyorum..

    Video 1

    Video 2

    6 Haziran 2008 Cuma

    Milletin İradesi Yok Sayılmışmış?!


    T.C. ANAYASASI MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

    Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

    Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.


    T.C. ANAYASASI MADDE 9. – Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

    hadi bu da benden bonus olsun:

    T.C. ANAYASASI MADDE 14. – (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

    ABD Başkanlık Seçimi


    Hillary Clinton başkanlık yarışında Demokrat Parti adaylığından çekildi ve Barack Obama'yı destekleyeceğini açıkladı. Demokrat Parti'nin kozu da belli oldu böylece. Ha ABD'yi anladım ama Türkiye'nin ve dünyanın geri kalanının bu yarışı kendi meselelerinin önünde tutmasını anlayamıyorum. Tamam küreselleşme artık dünyanın öbür ucunda olan bir gelişmenin çok uzak diyarlara etki etmesine sebep oluyor burası kesin. Sierra Leone'deki bataklıklarda elmas arayan 5 yaşındaki çocuğun ayağına takılan kömür parçası Türkiye'deki altın piyasasını, Suudi Arabistan'daki petrol arama istasyonundaki işçinin performansı, E-5 karayolundaki araç sahiplerinin cebini etkiliyor bu açık.

    Ama şu da çok açık. ABD artık bir Leviathan canavarı. Onu besledik büyüttük ve durduramayız (bu bambaşka bir yazı konusu). O başkanlığa bırakın siyahi bir insanı Bono'yu ya da Michael Moore'u getirseniz o bombalar yine Orta Doğu'ya yağacak veya Kyoto Protokolu yine imzalanmayacak. ABD'nin üzerinde oturduğu dinamikler, yönetimdeki insanı bazı şeyleri yapmasını engelliyor. Dolayısıyla en çok barış sloganı atacağını düşündüğümüz insan bile oraya geldiğinde olduğu insandan faklı davranmak zorunda. Bir ABD başkanı gibi. Bu dediklerimden ABD'nin dünya politikasını savunduğum gibi bir düşünce çıkarılmasın kesinlikle zaten blogu takip edenler de anlamıştır. Benim anlatmak istediğim siyasi konjonktörün bazı iyimser düşünceleri çıkar hamlelerine dönüştürdüğü ve bundan siyahi bir başkanın bile kaçamayacağı.

    Dolayısı ile bütün ABD başkanlık yarışları aynen South Park'ta belirtildiği gibi arasında geçer. Yani al birini vur ötekine.

    Stan Marsh: I think voting is great. I just didn't care this time because it was between a giant douche and a turd sandwich.
    PETA member: But Stan, don't you know, it's always between a giant douche and a turd sandwich. Nearly every election since the beginning of time has been between some douche and some turd. They're the only people who suck up enough to make it that far in politics.


    Karaköy-Gebze Hattı İnsanları

    Bir çok farklı kültürden insan gördüm ama Avrupa yakasında çalışıp, Kartal veya Pendik civarında oturan Karaköy-Haydarpaşa vapurundan inip Haydarpaşa-Gebze trenine koşan adamdaki konsantrasyonu, hedefe odaklanmayı kimse de görmedim. Kişisel fikrim o adamları o andaki konsantrasyonla herhangi bir futbol takımımızın başına getirseler 9 sene üstüste Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacağımız yönündedir.

    Bir kere saat 4 olmaya başladığında planlar yapılır kafada, hangi vapurun yakalanacağı, vapurun hangi bölgesinde oturulacağı, hangi iskeleden inileceği, Haydarpaşa'nın hangi kapısından girilip hangi virajları alınacağı kafdada hesaplanır. 10 yılı geçgin devlet memuru iseniz bu planı yapmaya daha fazla vaktiniz vardır çünkü genelde mesainiz, "2. kata in, 4.kata çık, 3.ayak Nurbatur gelir mi?, Nonda olacaadı o maçta görürdünüz" diyaloglarından ibaret olduğundan vaktiniz de vardır. Nitekim mesai biter, elinizde her zaman taşıdığınız yerine göre siyah poşetle veya haftasonu alışverişinden alınmış bilmem hangi giyim mağazasının damgası olan poşetle Sirkeci'ye veya Karaköy iskelesine depar atılır. Vapura son anda yetişilecekse kapıyı kapatan görevliye uzaktan el işareti yapılarak vapura zorla binilir, binerken iskele kullanılmaz. İniş anı hesaplandığından da iniş iskelesine yaklaşılır ve yakın durulur. Yolculuk boyunca yandaki insanların gazetesi okunur, bu arada siyah poşetten çıkarılan çekirdeklerin çitlenmesi ihmal edilmez.

    Bu insan grubu vapur yolculukları konusunda Kristof Kolomb'a ders verebilecek yılların tecrübesine sahip olduklarından vapurun hangi yanından iskeleye yanaşacağını bilirler. Vapur yanaştığında asla iskelenin sürülmesini beklemeden karaya atlarlar ve o anda maraton başlar, çünkü asla yalnız değildir ve onunla beraber karaya atlayan en az 20 kişilik bir grup vardır. Haydarpaşa Garına girilir, tren bileti alma gibi bir sıkıntı yoktur zira bu insanlar için yaratılmış aylık abonman diye bir icat vardır. Trene koşulur, binilir ve ilk görülen boş yere oturulur, genelde şanslıysanız Anadolu yakasında çalışan ve Cevizli'de oturan arkadaşınız sizin için yer tutmuştur. Yolculuk boyunca çekirdek çitlenmeye devam edilir. Varsa Söğütlüçeşme ve Kızıltoprak'tan binecek arkadaşa yer tutulur. Tren bu istasyonlara gelindiğinde arkadaşı olmayan isimler genelde ayakta kalır, bu insanlar büyük bir şevkle trene binip hiç boş yer olmadığını görünce yaşadıkları çöküntüyü göstermemek için trenin bir kapısına sırtını dayar ve ayakta geçireceği 12 istasyonun işkencesini hesaplar. Her istasyonda da "acaba kalkan var mı?" diye içeriyi süzmeyi ihmal etmez.

    Türk insanının trene binme yer kapma konusundaki her gün sürdürdüğü 2-3 saatlik macerası psikoloji kitaplarına konu olacak düzeydedir ve asla küçümsenmemesi gerekir.

    Yazı: Flying Dutchman

    Futbolun Popülerleşmesi ve Türkiye


    Türkiye'de özellikle 1980 sonrasında futbolun hızla yükselen bir değer haline geldiği bilinmektedir. Hızla ticarileşen ve popüler kültürün önemli araçlarından biri haline gelen bu oyun, diğer spor branşlarına duyulan ilgiyi kendi üzerine çekmeyi başarmıştır. Bilal Arık, Top Ekran'da adlı eserinde, 1980 sonrası Türkiye'sinde futbolun hızla gelişmiş olmasını çeşitli nedenlere bağlamaktadır. Arık, bu yükselişin en önemli nedenlerinden bir tanesinin, 12 Eylül'ün ardından yürütülen depolitizasyon süreci olduğunu belirtmektedir. Arık'a göre,

    "Darbeci kadronun kültür politikaları ve demokrasiye geçişle hükümete gelen Anavatan Partisi, genel düzlemde sporun özelde futbolun 80 öncesinin ‘toplumsal çatışmalarını' unutturacağını tasarlamıştır. 1983 hükümet programında, spor sahalarının arttırılması düşünülmüş ve kısa sürede ülkenin birçok yerinde yeni statlar inşa edilmiştir."

    Kulüp taraftarlığının bireysel yaşamda oynadığı rolün günden güne artması, kimlik sorunu ile yakından ilgilidir. Büyük kulüp taraftarı olmak, toplumsal hayatta kendine yer bulmanın ve belirli bir kitlenin parçası haline gelmenin kolay yoludur; Mehmet Ali Kılıçbay'ın deyimi ile "ucuza kimlik edinmedir". 12 Eylül müdahalesi ile toplumsal muhalefetten ve örgütlenmeden uzaklaştırılan yığınlar, depolitize olarak kendilerine daha "tehlikesiz" bir kimlik arayışına girmiştir. Spor ve özelde futbol, topluma arz ediliş şekli ile bu kimlik boşluğunu doldurmaya en güçlü aday haline getirilmiştir.

    Ahmet Talimciler'in belirttiği gibi; "1980'li yıllarla birlikte popüler futbol kültürü, popüler bilinçteki anlam, tema, kod, mit ve söylemlerin etrafında örgütlendiği anlamlandırma sisteminin oluşturduğu temel "metin" haline geldi. Popüler kültür, insanın yaşam etkinliği içerisinde olduğu tüm değerleri bünyesinde barındırır. Futbol, Türkiye'de popüler kültürün kitlesel biçimi olarak ilk sırada yer almaktadır. Futbola olan ilginin artışı, futbolla ilgilenen kitlenin de değişmesine neden olmuştur. Futbol artık sadece proleterlerin sporu değil bir orta sınıf sporu haline de gelmiştir. Üst sınıfların futbolla olan ilgisi futbolun çehresinde ve yapılanışında bir takım değişikliklere yol açmıştır."

    Taraftar kimliğinin her türlü sınıfsal, bölgesel ve politik ayrımı ortadan kaldıracağı düşünülmüştür. Gerçekten de Türkiye'nin İstanbul'a çok uzak mesafedeki birçok coğrafyasında Fenerbahçeli, Beşiktaşlı ya da Galatasaraylı olmak, birey ile büyük kulüp arasında psikolojik bağın hemşerilik ilişkilerini ve kültürünü de aşan niteliğine bir gösterge olarak yorumlanabilir. Özellikle son yıllarda büyük kulüp taraftarlığının, milli takımın maçlarına gösterilen ilgiyi aştığı da gözlemlenmektedir.

    Sporun ve özelde futbolun endüstrileşmesi ile birlikte, kulüp yöneticilerinin profilinin değiştiği gözlemlenmektedir. Farklı ticaret kollarında zenginleşen ve nüfuz alanını genişleten ekonomik olarak üst sınıfa mensup isimlerin, kulüplerin idari kadroları arasına hızla girerek yeni kazanç ilişkileri içerisine girdikleri görülmüştür. Medya patronları dışında medyanın göz önünde olan isimlerinden bazılarının üç büyük futbol kulübünün yönetici kadroları arasında zaman zaman sivrilmesi rastlantı değildir.

    Tuncay Özkan'in açıklamaları dikkat çekiyor; "Futbol sektörünün parasal rantı çok büyümüş. 1999'da Ankara'da Sherton'da Futbol Federasyonu'na başkan seçilecek. Mafyacılar oteli kat kat kapatıyor. Peker, Çakıcı, Ali Fevzi Bir ve Susurluk'un yargılanan çetesi, her biri otelde bir kat kapatıyor… Herkes kendi kulisini yapıyor ve hep beraber federasyonun başkanını seçiyorlar. Susurlukla palazlanan bazı asker ve polis kökenliler de, babalar kavga etmesin diye arabuluculuk yapıyorlar. Spor basını bu işin tam göbeğinde, her şeyi görüyor. Zaten bu şike olayında da sadece futbol seyircisi şaşırdı. Sevgisi, umudu, futbol olan seyirci hayatla en önemli bağını yitirmiş durumda."

    Yazı: Cevahir Evren

    En İyi Sollama (Sağlama?:) )

    Formula1'i izlemeye başladığımdan beri benim için en müthiş pilottan Formula 1 tarihindeki en güzel geçiş: SPA 2000 vs. M.Schumacher

    Katal Go Go Anelkaaa Nicholas Anelka!


    Nicholas Anelka demişken İnönü tribünlerini susturduğu golü izlememek olmaz :)

    Dur Hele Bi Soluklan Yeğenim

    Nicolas Anelka daha 4 ay olmadan "yeni menajerle konuşacağım,kanatlarda oynamak istemiyorum forvet oynatılmazsam durumumu gözden geçireceğim" demiş. Bi dur be yerinde be arkadaş kurt mu var?

    3 Haziran 2008 Salı