30 Ağustos 2008 Cumartesi

Bayan Futbolu :)


Yüzyılın Maçı

En İyi 10 Tiyatrocu



















10-Rivaldo: Tarih 3 Haziran 2002 Brezilya-Türkiye Dünya Kupası grup karşılaşması. Maçın sonlarına doğru 2-1 mağlup duruma düşen Türkiye'nin sol beki Hakan Ünsal korner kullanmak için bayrakta bekleyen Rivaldo'ya çok da sert olmayan biçimde topu atar. Top Rivaldo'nun bacaklarına isabet eder. Rivaldo acı içinde yere yığılır. Yalnız bir problem var. Rivaldo yüzünden et kopmuş gibi yüzünü tutmaktadır. Numarası başarıya ulaşır, Hakan Ünsal kırmızı kart görür. Ancak UEFA Rivaldo'nun bu şovunu para cezasız bırakmaz. Rivaldo sonradan "hem kurban benim, hem de ceza aldım, kimse o Türkün bana yaptığını konuşmuyor" diye Kemalettin Tuğcu edebiyatına devam etmiştir.

9-Otto Bariç: Otto Bariç Fenerbahçe'yi çalıştırırken Şubat 1998'de Trabzonspor deplasmanındaki kupa maçında oyunu 10 kişi ve 1-0 mağlup götürürken sırtına isabet eden hayali bir taşın etkisiyle kendisini yere atar. Bana göre böbrek taşını düşürmüştür ya, Fenerbahçe'liler yürüyerek o da sedyeyle sahadan çıkarlar. Sarı lacivertliler hükmen mağlup olur. Bariç ertesi gün ayağa kalkıp normal hayatına devam eder. Gazeteler ertesi gün Bariç'in 2 metre yakınındaki siyah bir cismi yuvarlak içine alıp basarlar, ama anlaşılır ki o film lekesidir. Yıllar sonra Bariç'in o zamanki tercümanı Cemşir Muratoğlu "Otto Bariç orada rol yaptı. O durumdan dolayı utandım. Ancak benim görevim söylenenleri tercüme etmekti. Ben de konuşmalarını tercüme etmekle yetindim" şeklinde itirafta bulunmuştur.

8-Faryd Mondragon: İşte "ben neden bu adamın oynadığı bir takımı tutuyorum" dedirten anlardan birisi. Galatasaray rezalet bir oyunla Yunanistan'ın Pire kentinde Olympiakos karşısında 2-0 geridedir. Mondragon bari bu maçta bir iz bırakayım diyerek hiç bir hareket yapmayan Djordjevic'e kafayı yapıştırır sonra da kafayı vuran değil de yiyenmiş gibi kendini yere atıp kıvranmaya başlar. Ama özel efektleri çok inandırıcıdır. Zira kartı iyip 2-3 maç ceza alması gereken kendisi iken, kaşı açılıp kırmızı yiyen Djordjevic olur. Tam bir utanç.

7-Figo: Tamam Hollandalı Boulahrouz meşhur "Maasluis kasabı"dır ama Figo'nun 2006 Dünya Kupası'ndaki Hollanda-Portekiz maçında yaptığı numarada suçu yoktur. 4 kırmızı kartın çıktığı meşhur maçta Boulahrouz bir ikili mücadelede Figo'nun attığı topu kovalarken koluyla Figo'ya hafiften dokunur, Figo narkozsuz burun ameliyatı olmuş gibi kendisini yere bırakır. Boulahrouz kötü ünü sebebiyle kırmızı kartı görür ve oyundan atılır.

6-Bilic: Bizim avukat Bilic avukat veya Hırvatistan teknik direktörü olmasa kesinlikle aktör olabileceğini 1998 Dünya Kupası yarı finalinde kanıtladı. Fransa 2-1 öndeyken kazanılan serbest vuruşta ceza sahası içindeki itişmede, Fransa kaptanı Laurent Blanc kendisini göğüs bölgesinden iter. Ama Bilic aynen Rivaldo gibi kafasının göğsünde olduğunu hatırlayıp alının tutarak kendini yere atar. Sonuç: Blanc finali göremeyeceği bir kırmızı kart yer. Fransa yine de 2-1 kazanır.

5-Klinsmann: Klinsmann Tottenham'a transfer olduğunda hakkında çıkarılan "dalgıç" yakıştırmalarının en ünlü dayanağı budur. 1990 Dünya Kupası finalinde Klinsmann 83. dakikada ceza sahası içinde Arjantin'li Monzon'un kendisine neredeyse hiç dokunmamasına rağmen kendini uçurur. Penaltı. Brehme topu içeri atar, Almanya şampiyon olur. Hep şunu söylerim. Bu maçtan sonra Almanlar "1966 Dünya Kupası'nda neden Hirst'ün topunu aleyhimize gol verdiler" diye sızlanma hakkını kaybetmiştir. Hoş Klinsmann daha sonra bu kendini yere atma ününün bir parodisini Tottenham'da attığı gol ile yapmıştır.

4-Arif Erdem: Diğer futbolcuları bilemem ama Arif Erdem'in bu konudaki master statüsü gözardı edilemez. Hiç unutmadığım ve Hasan Ceylan'ın yönettiği, karlar altında oynanan bir Galatasaray-Samsunspor maçı vardır. Arif bu maçta 3 kez penaltı çaldırmıştır hakeme. 6-1 kazanır Galatasaray. Penaltıların hepsi Arif'in eseridir. Kabul edelim bu işi en iyi yapanların da başında gelir oyuncu. Topu rakibin arkasına atar, sonra vücuduna doğru koşup ona kendini çarptırarak sert bir biçimde kendini yan şekilde yere bırakır. İzleyince sanki rakip ona şarj yapmış sanırsınız ama gerçek farklıdır.


3-Diego Simeone: 1998 Dünya Kupası Arjantin-İngiltere maçı. Özetle. Diego Simeone bir hava topunda David Beckham'ı arkadan yere yapıştırır. Yetmez bir de diziyle üstüne basar. Yetmez bir de Beckham yerde yatarken ayağa kalkıp geri geri yürürken kendisini yerdeki Beckham'dan tekme yemiş gibi yere atar. Hakem Kim Milton Nielsen bütün bu tiyatroyu görmesine rağmen David Beckham'ı oyundan atar. Şaşırdığım Beckham olayda tamamen suçsuzken hiç itiraz etmeden dışarı çıkmıştır. O kartı o şekilde Hasan Şaş görseydi bugün ne Simeone, ne Nielsen iki bacağının üstünde yürüyemiyordu onu bilirim.

2-Gilardino: 20 Şubat 2007, Celtic-Milan Şampiyonlar Ligi maçı. Milan'ın müzmin yedeği Gilardino maç içerisinde gol olmayacağını anlayınca böyle bir tiyatroya başvurur. Ama futbol tarihinin en kötü performanslarından biriyle. Zira kendisini yere attığında en yakın oyuncu ona 1 metre uzaklıktadır, Lubos Michel de yemez tabi, sarıyı alnının ortasına yer.

1-Rojas: Bunun adı tiyatro değil resmen belgesel. Bu pozisyonu izlerken X Files veya CSI: New York dizisini izler gibi oluyorum. 1990 Dünya Kupası elemelerinde Brezilya karşısında maçı 2-0 geride götüren Şili'nin kalecisi Rojas, tribünlerden yakınına atılan bir çatapat üzerine kendisini yere atar, eldiveninin kenarından çıkardığı bir jiletle alnına bir çizik atar ve sedyeyle sahadan çıkartılır. Takım arkadaşları da sahadan çekilir. Ancak bu olay maç kameraları tarafından yakalanınca Şili 1990 ve 94 Dünya Kupalarına katılamama cezası alır ve Rojas da futboldan ömür boyu men edilir. Daha sonra ilgili maddeyi sahaya atanın bir kadın taraftar olduğu ortaya çıkar ve söz konusu bayan Brezilya Playboy'una kapak olur. Bu nasıl bir senaryodur ve plandır hala düşünürüm.

Yazı: Flying Dutchman

Geçmiş Olsun Büyük Kaptan

Çatışmalar Başlasın!


Futbol ve Aşk

80li Yılların Tribünleri

TARİH 08.11.1992...GS-0 FB-1...GOL : AYKUT...
şu lafı o kadar çok duymuştum ki, ama hep gülüyordum söylendiğinde : " FENER'LİLER BU MAÇA GELMEZ "..
hangi maçta yalnız bırakmıştık ki Fenerbahçe'mizi...işte samiyen, işte kapalı, işte 4 gün önce kalesinde 7 gol görmüş taraftar, işte pankart : " DÜNYA SENİNLE GÜZEL, HAYAT SENİNLE TATLI "...


M. Oktay Özen: bu maç başlamadan bir kaç saat önce yeni açıktan bir taraftarımız sahaya atladı. elinde bayrakla orta sahaya kadar koştu ve GS tribünlerine de tasvip etmediğimiz hareketlerde bulundu. ben kapalıdaydım. bizim tribünler " sıra sende cimbom sıra sende " diye bağırırken, yine bizim yeni açıktan elinde bayrakla biri daha atladı ve o da aynı hareketleri yaptı. bizim tribünler bu sefer " üç üç üç üç " diye bağırırken nihayet bu sefer 65 yeni açığından biri sahaya atladı fakat elinde bayrak yoktu. bizim tribünler küfür yağdırırken bu sefer GS tribünleri coşmuştu. fakat çocuk orta sahaya geldiğinde kazağının altından Fenerbahçe bayrağını çıkarınca bizim tribün adeta yıkıldı...
daha sonra da bunu hazmedemeyen GS taraftarları SİGMA lehine tezahürat yapmaya başladılar ve böylece ilk kez tüm tribünlerin katıldığı " Türk takımlarına karşı, yabancı takımları destekleme " doğmuş oldu. daha önce küçük grupların sağda solda açtığı pankartlar veya yaptığı tezahüratlar büyük çoğunluk tarafından kaale alınmıyordu bile...fakat o gün bardak taştı ve işte bu günlere de böyle geldik...

Esat Yağcı: bu maç bana hep adnan polat'ı anımsatır..
bu maçın oynadığı tarihte adnan polat gs'de yönetici idi ve maçtan sonra aynen şu demeci verdi.."fenerbahçe taraftarını anlamıyorum...biz frankfurtu eliyoruz,onlar sigmadan 7 yiyorlar,ancak halen bu maça bizden çok geliyorlar...bizim taraftarımız aynı durumda 3bin kişiyi geçmezdi..seneye mutlaka bu duruma çare bulacağız.."

ve bir sonraki yıl fenerbahçe taraftarı ilk kez numaralıya alınmadı...(1993-94 sezonu..2. maç gs:2-fb:1...kemalettinin 16 metreden hayrettine kafayla gol attığı maç)..

ayrıca resimdeki maçtan önce işyerimizde çalışan bir gs'li personele,fenerbahçenin 7 yiyip,gs'nin frankfurtu elemesi üzerine aynen şöyle demiştim."herhalde tarihinizde ilk kez bizden çok taraftarınız olur bu maçta..."..maç günü erenköyden otobüse binip stada giderken doğrusu ümitsizdim.."az oluruz" diye düşünüyordum,ardından otobüs yeni açığın önünden geçerken 8 kapıdan 6'sını fenerlilerin aldığını görünce kahkaha attğımı anımsıyorum...
zaten otobüs taraftar doluydu,bazı gs'li taraftarların,"ulan yine çin ordusu gibi herifler,kapmışlar her yeri" diye hayıflanmalarını anımsıyorum..

gerçekten efsanevi bir maçtır bu..

Çapraşık Durum

Komutanlar geçmişte sık sık laiklik ve cumhuriyeti kollayan mesajlar verdiler. Çok demokrat kimi yazar ve çevreler generallerin konuşmasını demokrasiye darbe olarak niteledi. Sonunda Anayasa Mahkemesi karar verdi... İktidar partisi anti laik eylemlerin odağı olarak hüküm giydi...
Şimdi görevi devralan komutanlar yine laiklik ve cumhuriyet vurgusu yapıyor...
Çok demokrat yazarlar yine askerleri demokrasiye müdahale etmekle suçluyor.
Oysa Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra ortaya çıkan tablo açık... Askerler demokratik sivil rejimin sürekliligini korumak icin hassas davranırken, sivil iktidar partisi demokrasi için bir tehdit durumunda...
Bir başka deyişle...
Demokrasinin temsilcisi olması gereken iktidar partisi, demokrasiyi tehdit ettiği öne sürülen generallere göre daha büyük tehlike oluşturuyor...

Bu tatsız ikilemi bir yana bırakalım...
Askerlerin ülke yönetimine ilişkin konulara karışması kabul edilemez.. Ancak askerler güvenlikle ilgili konularda öneri yapabilir bunları halkla paylaşabilirler...
Özetle; Askerlerin ve tüm güçlerin yerli yerlerine oturması için tek koşul var;
İktidarın demokrasiyi takiyesiz uygulaması...
Çağdaş demokrasinin önkoşulu budur...

Yaşantımdan Kime Ne!

Doğan’ın arka camında ay-yıldız. Kocaman. Ay-yıldızın üzerinde şöyle yazıyor:
“Yaşantımdan kime ne!”

Milliyetçiliğin kişisel özgürlüklerin güvencesi sayıldığı bu slogan size şizofrenik gelebilir. Faşizmin, Türkiye’deki yapış yapış Dubaileşme sürecine karşı tek sağlam mevzi sayılmasını tamamen üşütük bulabilirsiniz. Rakı içebilmek için (ki bu slogan muhtemelen rakıyla ilgili) bayrağın arkasına saklananları komik bulabilirsiniz.
Dalgalama potansiyelinizin elverdiği kadar dalga da geçebilirsiniz. Ama bütün bunları yapmadan önce size Kuzey Ege kıyılarında bir tatil tavsiye ederim. İnsanların nasıl bir elinde rakı bardağı tutmak için diğer elinde bayrak tutmak zorunda kaldığını ancak bu şekilde anlayabilirsiniz.

Denizin içine doğru uzunca bir iskele. Rabıta döşenmiş, zengin gösteriyor. Kuzey Ege kıyılarının kendi halinde kıyı hayatının ortasına ‘beach’ anlayışının kılıcı gibi yerleşmiş. Diğer derme-çatma iskelelerinin arasında bu iskele ‘Bana bakın’ der gibi. Oysa tam da tersine ‘bakılmamak’ için hazırlanmış bu ‘kendini parmakla gösteren’, havalı sahne.
İskelenin üzerinde de hanımların etleri görünmesin diye bir kabin. Hanımlar, iskeledeki kabine elbiseli yürüyor, kabinin altındaki boşluktan kendini denize bırakıyor, bir süre aynı noktada çimdikten sonra yukarı tırmanıyor. Kabinde tekrar giyiniyor, vesaire.
‘Tesettürün gizli dünyasına dikiz atma’ merakında değilim. Tesettürü pornografik bir kamaşmayla anlatan, ‘çağdaş köşe yazarı’ da değilim.
Ancak o kadar acayip bir çaba içinde debeleniyorlar ki doğal olarak insanın gözü takılıyor. Bu acayip, sekiz olmuş insanları ‘Bakalım başlarına ne gelecek?’ endişesiyle izliyorsun. Diğer motellerden insanlar da hakikaten fizik kurallarına dair bir merakla bakıyorlar:
‘Kadın o haşemayla boğulmadan o kabine girebilecek mi?’

Zaten mesele de burada başlıyor. Kadınlar ne kadar sıkıntılı ve mahcupsa erkekler o kadar ferah feza ve müdanaasız. Gruplar halinde toplanıp ‘Bakan var mı?’ diye motelleri tarıyorlar. Eğer şüphelendikleri biri olursa grup halinde yanına gidip tehditkâr bir hava yaratıyorlar.
Etraftaki motellerdeki insanlar basbayağı terörize olmuş. Başlarını kaldırırlar da gözleri kayar diye korkularından askeri bir nizam içinde hep Yunan adalarına doğru bakarak yüzüyorlar. Hani açılmaktan korkup ‘Paralel yüzeyim’ diyen varsa yüzemez, o derece.
Sen o tarafa gidemiyorsun ama tabii ki- o tarafın erkekleri bu tarafa gelebiliyorlar. Ağır ağır, kadınlara iyice baka baka etraftaki motellerin de ‘tadına bakıyorlar’. İşleri bitince de ağır ağır mütedeyyin motellerine geri dönüyorlar.
Fakat ‘çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmış’ motelden bir erkek kazara kulacını o tarafa doğrultmaya görsün, eller bellere gidiyor ve iskelenin tepesine dizilmiş İslamın askerleri Hawaii şortlarıyla aslan kesiliyor.

Aynı günlerde Keçiören’de Metin Şahin içki sattığı için dövülüyor. Savcılar bu olayla ilgili ancak Amerika Büyükelçiliği konuyla ilgilendikten sonra, lütfen, soruşturma açıyor.
Metin Şahin Allah’ın şanslı kuluymuş. Çünkü o, AKP dayağını, muhtemelen ‘ılımlı İslam projesinin’ ABD’de gözden geçirildiği bir dönemde ve Ankara’da yiyor. Kuzey Ege kasabasındaki bikinili kadın ne yapsın?
AKP’nin şeriatla filan ilgisi olduğuna hiç inanmadım. Ama bu yapış yapış Dubaileşme projesi kapsamında ‘ılımlı olur’ ümidiyle başlatılıp şimdi dizginlerinden boşanan İslamileşmeye karşı hiç olmadığı kadar korumasızız.
Bikini giydin, öpüştün, rakı içtin, erotik dergi aldın, şarkı söyledin, eteğinin boyu yeterince uzun değil, oruç tutmadın diye dövülsen, kime gideceksin? Hele faşizmin doğasını arabanın arka camına çıkartmalar yapıştırmayacak kadar biliyorsan ne yapacaksın?
Tatil bitti. Geri döndüm.

Yazı: Ece Temelkuran

Natalia Vodianova

Daria Werbowy

Signore Can Bartu


UEFA:"Bir gün içinde Fenerbahçe'ye hem basketbol hem de futbol maçı kazandıran adam"

Ne yapmadı ki,basketbolda skorer olup aynı gün futbolda gol atma başarısı,Basketbol ve Futbol Milli takım formalarını giymek,Milli maçta kaleye geçmek,Avrupa Kupalarında final oynamak...Bir yerden girelim;Fenerbahçe'de basketbol ile spor yaşantısına başlayan Can Bartu,Fikret Arıcan önderliğinde futbola geçiş yaptı.Fenerbahçe'de efsaneleşen ismin artık Avrupa'ya açılma zamanı gelmişti ve 61 yılında İtalya macerası(6 yıl) Mor Menekşeler ile başladı.Fiorentina'da oynarken Avrupa Kupalarında final maçı(Fiorentina-G.Rangers,1961) oynayan ilk Türk oldu.İtalyadan sonra 67'de tekrar Fenerbahçesine döndü.Fenerbahçe'de 326 maçta 162 gol attı.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Şimdi "çözülmez" gibi görünen sorunlar -büyük olasılıkla- birkaç yıl sonra "AKP'nin dikensiz gül bahçelerini" oluşturabilir.
Örneğin...
"Üniversitelerde türban..."
YÖK Başkanı AKP çizgisinde...
YÖK'ün önerisiyle Çankaya'ya sunulan ve atanan yeni üniversitelerin rektörlerinin net çoğunluğu da öyle.
Mevcut rektörler ise, önümüzdeki 2 yıl içinde sürelerinin dolması nedeniyle görevlerini yeni rektörlere devredecekler.
Herhalde bu "yeniler" de AKP zihniyetinin yansımalarını gösterecek.
Türban, artık fiili bir durum olacak.
Kapılardan -rektör emriyle- geri çevirme uygulamaları geçmişte kalacak.
Anayasa değişikliğine gerek bile kalmayabilir.

Siyaset literatüründe "postmodern darbe"nin "yargı" ile örtüştüğü iddiaları yoğun.
Yargıtay başsavcılarının Anayasa Mahkemesi'nde parti kapatma davaları açmalarıyla, Anayasa Mahkemesi'nin kararları da önümüzdeki birkaç yılda aşılmış olabilecek.
Anayasa Mahkemesi'nde süresini tamamlayan üyelerin yerine, Çankaya'dan yapılacak yeni üye atamaları, bu yüce mahkemedeki zihniyet ve oy dengesini tamamen değiştirerek, AKP çizgisine çekebilir.
Bu durumda, Anayasa Mahkemesi'ne açılabilecek davaların daha duruşma bile açılmadan reddedileceği günler çok uzak değil.
Zaman AKP'ye çalışıyor.
Kaldı ki MHP'nin 70 parlamenterinin oy desteği vereceğini açıkladığı anayasa değişikliği de siyaset gündemine ansızın düştü.
MHP'nin "parti kapatmayı daha da zorlaştıran, sadece şiddet kullanmaya endeksleyen ve Anayasa Mahkemesi yetkilerini budayan anayasa değişikliği" çağrısı, AKP'yi sıkıştırıyor gibi görünmekte ama kozlar hâlâ AKP'de...
Bu öneriyi cebine koyar, ancak işine geldiği zaman kullanmak üzere saklar.
Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararını açıkladığında "Türkiye'nin alacakaranlığa gireceği" ve "bunu önlemek için anayasa değişikliği" gerekçesi ciddi bir kaygıyı yansıtıyor olabilir ama yeterince açılmadığı için AKP'yi harekete geçirecek bir itici güç olabileceği hayli kuşkulu.
Hele bu değişiklikte "siyasi etik yasası, dokunulmazlıkların kaldırılması, servet bildirimi, siyasi partilerin değil, sorumlularının cezalandırılması" da önerildiğinden, zülfü yare dokunacağı için çok da olasılığı yok.

AKP zaten diğer hâkim tepelerin çoğunu ele geçirdiği için önümüzdeki birkaç yılı kazasız atlatmak şansına sahip. Ondan sonrası zaten cumhuriyetin "beyaz zambaklar ülkesinde" hayaline nokta...

Atatürk'ün "tercüme edilerek mutlaka basılmasını" istediği bu kitap, bir avuç aydının önderliğinde bir milletin yükselişini anlatır.
O dönemde, Kuran-ı Kerim'den sonra en çok satan ikinci yayın olmuştu.

Yazı: Güneri Cıvaoğlu

Memurlar

AB sürecinde demokratik hak ve özgürlükler alanında yapılan reformlar, “12 Eylül rejimi”nin yıktığı sendikal ve sosyal hakların restorasyonu konusunda emekçilerin kayıplarını karşılamaya yetmedi. 2.5 milyona yakın kamu çalışanından bugün ancak 900 bini sendikalı. Onlar adına yapılan görüşmelerde “son söz” hükümetin. AKP ise İslami geleneğin “yardım” kültüründen beslendiği için “Avrupa sosyal modeli”nin haklar bölümüyle barışık değil.

KESK Başkanı Sami Evren, sonucu önceden belli, tek taraflı, sendikaların iradesini teslim alan “toplu görüşmeler” yerine, grevli toplu sözleşme düzenine geçilmesi için AKP’yi, AB ve AİHM kararlarına, ILO standartlarına uymaya çağırıyor. Kapatılma davası sırasında temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin esas alınacağı konusunda Anayasa’nın 90. maddesine sığınan hükümetin, KESK ile toplu sözleşme masasına oturması gerektiğini savunan Sami Evren, AİHM’nin Gaziantep Belediyesi ile ilgili kararını örnek gösteriyor.

Tuzla’da DİSK’e bağlı Limter-İş tersanelerdeki ölümlü iş kazalarını gündeme taşımasa, işçiler “köle gibi” çalıştırılmaya devam edilecekti. Hükümet, sendika devreye girene dek olayları seyretti, kapatma cezaları insanlar öldükten sonra akla gelebildi!

Sendikalar yardım değil, grev ve toplu sözleşme haklarını kullanmak istiyorlar.
255 YTL ile insanca yaşanamaz!

Dış Politikada Müthiş Başarı!

Dışişlerimiz bugünlerde Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlığını tanıma konusunda kırım kırım kıvranıyor. Daha 6 ay önce Kosova benzer nedenlerle bağımsızlığını ilan ederken kraldan çok kralcı bir şekilde en önde bağımsızlığını tanıyan Türkiye, bugün aynı sebeplerle bağımsız olan Abhazya ve Güney Osetya için suya sabuna dokunmamaya çalışıyor. Neden? Bağımsızlıklarını kabul etse Kosova'ya yaptığı gibi, abileri kızacak. E kabul etmese bu sefer Rusya çıkacak "Kosova'yı ışık hızıyla tanıdın, bize neden böyle muamele" diyecek. Neyse canım bize ne, bunlar dış politikanın da daniskasını yaparlar zaten..

Takım Aşkı

Adam maça gitmiş... Aldığı bilet tribünün en uzak köşesinde... Yerine oturmuş, birinci devreyi güç bela seyretmiş. O arada ön tarafta tam ortada bir koltuğun boş olduğunu fark etmiş. Devre arasında sıralar arasından geçip o boş yere ulaşmış. Yan koltuktaki adama sormuş:
- Burası boş mu?
- Boş, demiş adam...
- Nasıl oluyor bu tıklım dolu stadda boş yer kalmış...
- Orası benim eşimin, demiş adam, aylar önce bu maç için almıştık. Ama eşim vefat etti...
- Çok üzüldüm, demiş bizimki, ama dost ve akrabalarınızdan birine neden vermediniz bileti?
- Onların hepsi şu anda cenazede, demiş adam...

En Daniskasından

Uluslararası değerlendirmeler AKP hükümeti döneminde Türkiye’nin bir çevre felaketi yaşadığını söylüyor...
Amerikan Yale Üniversitesi bu konuda titiz araştırmalar yapar...
Bu araştırmalarda ülkelerin hava temizliği, su temizliği, iklim değişikliği, toprak temizliği göz önüne alınıyor...
Yale bünyesinde yapılan bu araştırmaya göre, Türkiye 2008 yılında 150 dolayında ülke arasında 72. sırada yer alıyor...
2006 yılında 49. sırada imişiz...
2002 yılında ise 22. sırada...
AKP iktidarında Türkiye 22. sıradan 72. sıraya gerilemiş...
Bir ülkenin çevre performansı sıralamasında bu kadar gerilemesi inanılır gibi değil... Ama gerçek... Bu konuda bilgileri:
http://epi.yale.edu/Home” adresinde bulabilirsiniz.
Kimin çevreci kimin daniska olduğunun ötesinde... Ormanları yanan, suları kirlenen, yeşil örtüleri ortadan kalkan Türkiye’nin insanları yarınlarda nasıl yaşayacak?
Oturup acı acı bunu düşünmenin zamanı...

Bu arada son günlerde dillerden düşmeyen daniska sözcüğü, Almanca Danzig kentinin
adından Türkçeye halk ağzında daniska olarak geçmiştir. Eskiden Almanya’dan Danzig yoluyla gelen eşyanın üzerine Danzig markası vurulur, sağlam olan bu mallar, halk arasında beğenilir, tutulurdu...

Bekle Bizi Avrupa, Geliyoruz!!

28 Ağustos 2008 Perşembe

Kot Taşlama

Dünyada ve tabii Türkiye’de her zaman moda olan blue-jeans ya da kotu beyazlatmak-eskitmek için çalışanların, bu iş yüzünden öldüklerini biliyor musunuz? Dünyada makinelerle yapılan bu iş, Türkiye’de ucuz diye elle yapılıyor. Taşradan 15-25 yaş arasındaki gençler, bu iş için İstanbul’a geliyorlar. Bir işçinin anlatımıyla işin “geleceği” şöyle: “Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.” Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, kot taşlama ya da kumlama işinin neden olduğu hastalığın ve ölümlerin tesadüfen teşhis edildiğini, fason çalışan atölyelerde çalışan onlarca gencin öldüğünü anlattı.

Bingöl’ün Karlıova Taşlıçay Köyü’nde neredeyse her evde bir “kumlama hastası” var. Bazı evlerde 3-5 hasta... Köylerinden kalkıp geldikleri İstanbul’da sigortasız, maskesiz, havalandırması bile olmayan kot taşlama atölyelerinde, çok değil 6 ay ile 2 yıl arasında çalıştıktan sonra, öleceklerini öğreniyorlar. Aslında bu maden işçilerinin “meslek hastalığı”... Ancak maden işçilerinin bir bölümü, 20-30 yıl çalıştıktan sonra yakalanıyor, kot taşlama işi yapanlar ise hemen...

İnsanlar bu ülkede çalıştıkları için ölürlerken neyleyim Avrupa tipi demokrasiyi falanı filanı..

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Fenerbahçe 1988-1989

Haftaya Muhtemelen Görüşmeyeceğiz

Bir cok yazi okudum bu forumda. Bir coguna hak verdim, bir coguna kizdim… Herkesin kendi penceresinden bakisina da saygim sonsuz. Herkesin Fenerbahce’yi sevme bicimine de … Herkes kendince Fenerbahce icin fedakarlik yapmistir. Eyvallah. Hic kimsenin emegi bir otekinden fazladir az diye siniflandiramam. Bu konuya dair son yazim olacak bu yazi. So bear with me for a while… (birazcik tahammul edin bana).

Ben sanslilardanim dogum itibariyle. Gozumu actigim yer Fenerbahce. Daha agucuk gugucuk demeden gurbetle tanistigim yillar gelmis. Ben bihaberim dunyadan o zamanlar. Tasinmisiz 7,000 km oteye. Bir futbol fukarasi memleket olan Kanada’ya. Futbolun anlasilmadigi, kimsenin ne oldugunu bilmedigi ve varsa yoksa buz hockeyi diyen insanlarin memleketine. Allah babamin israrindan ve dirayetinden bin kere razi olsun. Adamcagiz bitmek tukenmek bilmeyen bir enerjiyle bana once futbolu sonra Fenerbahce’yi anlatirken sanirim epeyi sacina ak dustu, bir cogunu belki orada doktu. En buyuk sikintisi elinde bana gosterebilecegi bir kanitin olmamasiydi. Cocuk aklimla anlattiklarini gozumun onune getiremiyordum. “Anladin mi ? “ diye sordugunda anlamadigim halde kafami salliyordum. Hani, babaniz size matematik anlatir ama kizacak diye anladim taklidi yaparsiniz … Iste o sekilde salliyordum kafami. Sonra evin oradaki yesillikte bana sag ayak sol ayak ayirt etmeksizin futbol topuna vurmayi ogretti. Ilkokula baslamamla birlikte yasitlarim arasinda kendimi Maradona gibi hissetmemde en buyuk pay babamindir. Fena da degildim hani…

Yaz tatilleri icin memlekete dondugumuz zamanlarin birinde sunnet ettirmisler beni. Ben 2,5 yasindayim. Hatirlamiyorum elbette. Ama fotograflari vardir hala. Kirvem Ali Sen. Ingiltere’ye tatile gittigimizde ilk defa futbol macina gittim. Elbette Liverpool macina. Asik oldum adeta. Numarali diyebilecegimiz tribunden sagima dusen ve sonradan adini ogrendigim KOP’a asik oldum. Futbolla orada ilk imtihanimi verdim. Basariyla ciktim. Sanirim hayatimda 2-3 olay haric babami bu kadar mutlu ettigim bir an yoktur. Cerkeziz. Baba ilgisini istese de gosteremez. Ama oradaki gozlerini hala bilirim babamin. O mutlulugu o heyecani… Unutumam.

1974 yilinda ilk defa ulkeye gelisimiz sezon icine denk geldi de maca gittim. O da garibim babama kismet olmadi. Annemin babasi (dedem) goturdu beni Besiktas-Fenerbahce macina Dolmabahce’ye (dedeme gore Mithatpasa). Hayatimda oyle mahseri kalabalik gormemisim. Mesela yillar sonra 2004’te Zoban’dan Fever Pitch’i satin aldigimda belki hepinizden cok ben etkilendim. Liverpool asigi olmama ragmen o filmde agladim ben. O adamlarin sevincine bende ortak oldum. Halbuki Liverpool o son sansini degerlendiremedi sampiyonluk icin. Sonrasi malum.

Ayni o filmdeki o kucuk cocuk gibi her tatilimizi sezon icine denk getirecek sekilde Turkiye’ye yapmamizi istedim ben. Nasil ki babasi artik baska yerlere gidelim vs dediginde cocuk terslemisti… Annem Hawaii’ye gidelim dediginde nefret ettim annemden. Ne sacmaliyor bu diye dusundum icimden.
Babamin fendi hep annemi yendigi icin dolayli yoldan hep istedigim oldu. Yasimin ilerlemesiyle daha da cok izleme imkani buldum Fenerbahce’yi. Ama aklimda ne golu atanlar kaldi ne de ofsayttan yenen gol vs. Hep tribunler kaldi. O bagirislar, o rengarenk tribunler… O sette dusmeden yuruyen adamlar. Takim sahaya cikmadan evvel gunes altinda pisen suratsiz suratlarin takimi cikis tunelinde gormeleriyle bir anda yuzlerinin aydinlanmasini unutmam hala. Sonrasi cilgin bir tufan… Bir cingar bir cayirti… Dunyanin en guzel manzarali stadinda dunyanin en guzel koftesiyle tikabasa doldurulmus mide ustune dunyanin en guzel tatlisi adeta o cayirtiyi duymak. Ufak tefeksin. Tuneli gormem mumkun degil. Ama sesi duymak sana isarettir. Oradan anlarsin. Abilerin onceden baslarlar mesela “ fener geliyor fener yaleler yaleler” demeye. Uzatirsin kafani o yone ama herkes ayakta. Gormezsin. Ama ses yok mu o ses… Dunyanin en guzel sesidir bana gore. Ve hala …

14 yillik gurbetten sonra kesin donuse ailede en az uzulen sensindir mesela. Halbuki burada yasayacagim travmalari bilmeden. Ve o travmalari atlatmak icin siginacagin yegane limanin Fenerbahce olacagini bilmeden… Uyum sorunlari… Lisan sorunlari …
Iki maca getirir peder bey canadian’i . Sonra yavastan kendi gelir canadian. Babasindan aldigi para acik tribune gore verilmistir. Ama o kapaliyi ister hep. Annesinin , her anne gibi, mutfak parasindan arttirdigi parayla kapaliya gider. Bazen meyvesuyu satar tribunde. Jimmi’s Fried Chicken’da deplasmana para yetistirmek icin calisir mesela. Tribune kapalidan baslar yani.

O da herkes gibi dertlerini zincir yapar ve birbirine ekler… O da herkes gibi O gecenin ne zaman gelecegini sorar, o gecenin ne oldugunu anlamadan… Yavas yavas kendine guveniyle birlikte lisani da gelisir. Insanlarla temas kurar. Staddan cikip Moda istikametine giderken gordugu ve goz asinaligi olan 2-3 kisiyle yakinlik kurar. Ilk grubuna oyle dahil olur. Grup da denmez ona ya neyse… Yakin mahallelerdeki bu yasitlariyla halen devam eden dostluklar kurar. Ortak konu Fenerbahce’dir. Fener ne yapacak bu hafta ? 2 puani alirsa ve Trabzon kaybederse siralama nasil olur diye matematikcileri istatistikcileri kiskandiracak ihtimal hesaplari yaparlar kendi aralarinda. Oyle bir hale gelir ki is, Fenerli olmayanla temas etmek gunahtir.

Sonra o ilk gece gelir. Prima Nochte yani. “Kapaliyi almamiz lazim oglum” larla bezeli birbirine gaz veren konusmalar… Ve son vapurla karsiya gecme… Senin gibi sevdalari olanlarla bir arada olmak. Seni simaen taniyanlarin seni gorduklerine mutlu olmalarini gozlerinden okuma… “Sende bizdensin artik” der gibi… Gizli bir dernege uye olur gibi… Sadece uyelerin bildigi gizli bir el sikismasi var gibi… Basli basina bir teskilat yani… Sonra senin gibi sevdalari olan ama sevdalari, sana gore, yanlis tarafta olan evsahipleriyle karsilasma… Ucusan taslar, bicaklar, buyuk boy tekel bira siseleri… Korkuyla karisik heyecan. Adrenalinin doruklara ciktigi, kalbin gogse sigmadigi anlar…Sonucu bilmemene ragmen arzulanan kapaliya girme basarisi…

Sonra … Bir hafta sonra evindeki macta seni o gece gorenlerle artik sarilma… Iki direk arasina bir daha cikmamak uzere giris… Deplasman yolculuklari… Yolda patlayan lastikler… Otobuste cikan kavgalar… Disaridan atilan taslar icin otobusten firlamalar… Stad onune gelis… Fener Fener diye ortaligi inletis… Stadda takimi izlemek, destek vermek… Hayat sadece Fenerbahce…Istanbul disini hala cok iyi bilmemeye ragmen bir cok sehrin otobus gariyla stadi arasini cok iyi bilmek mesela.
Yaralanmalar, nezaretler, kufurler, degisen yonetimler, satilan futbolcular, gelenler, hayal kirikligi yaratanlar, satilmis hakemler, Cimbom usagi federasyonlar, it-kopek olmalar, kuyruk cileleri, kavgalar, hiyanete ugrama hisleri, milyonluk esekler, mactan sonra sergiye, arkayi fenerleyin, canadian’a cay 4 sekerli olsunlar, olen dostlar, sakat kalanlar…

Ama hep kapalida… Iki direk arasinda gecmis yillar. Karsi tribunun ustu kapanmis ama terk edilmemis ilk goz agrisi iki direk arasi. Taa ki orasi da yikilana dek.

Koskoca bir devir… Bir taraftarlik anlayisi… Bir heyecan… Odenen bedeller… Iki secim arasinda sikistiginda secimi Fenerbahce’den yana yapma kararliligi…

34 yil gecmis ilk gunden bu yana… Cogunlugun kabul ettigi gibi bir omrun yarisini vermisiz. Hadi miladi 74’ten degil 83’ten alalim… Ceyrek asir yani… Dile kolay… Su gibi akip gecmis.
Sac kalmamis. Kalanlar beyaz. Sakallar beyaz. Gogus killari kirlasmaya baslamis. El ayak tutuyor sukur. Hala staddayiz. Yasitlarimiz gibi efendi uslu mac izleyemiyoruz. Icimizde yok. Hala tepiniyoruz, hala gomlegi fora edip bele bagliyor ve hala bagiriyoruz. Bel agriyor oturuyoruz ama hala TARAFTAR gibi duruyoruz.

Sonra gun geliyor stadda bir ses geliyor kulagimiza. “Haydi onikinci adam ayaga. Haydi bu macta susmak yok “. Filmdeki dis ses gibi. Ama yadirganan bir ses bu. Gol oluyor o dis ses bagiriyor , yirtiyor kendini… De Souzaaaaaa ! Ulan o ne ki ??? Tum mac acaba uyuyor mu diye dusundugun adam gurluyor bir anda. ALEXXXXX. Saskinlik sonrasi…Sari lacivert rengimiz Fenerbahce herseyimiz, hic bir seye degismeyiz cunku Fenerbahceliyiz… Son kismi uyuyan adam bagiriyor. Arkasindaki adama amerikali gibi CAAK yapiyor. Keyifli. Gorevini yapti. Sonra tekrar oturuyor. Huzurlu…

Futbol bu… Isler her zaman iyi gitmiyor. Milyon euroluk transferler fos cikiyor. Kagit ustunde acik ara ligi alacak denen takim bunu basaramiyor. Hayalkirikligi var. Gozler o CAAK yapan adamda. Keyifsiz. Soyleniyor yanindakine. Eliyle bir futbolcuyu isaret ediyor. Konusmasini duyamiyorsun ama mimiklerden belli ki hararetli artiyor. Sag el yukari kalkip iniyor. Bela okuyor. Macin bitimine 5 dakika var. Arabasini kotu yere park etmis. Erken cikiyor. Tipki Fever Pitch’deki cocugun babasi gibi. Beat the traffic olayi. Ama mac bitmedi. Nereye hemserim ?
O esnada sen ne yapiyorsun ? Sen sampiyon olmasan da kupalari almasan da … Diye yirtiyorsun kendini kacan sampiyonlugun ardindan. O adam turevleri cikis kapilarina dogru ilerlerken sana aciyarak bakiyor. Salaksin sen cunku. Futboldan da anlamazsin zaten. Sampiyonluk kacmis ve sen orada bagiriyorsun. Girtlagin bagirmak ve sigara etkisiyle bombok olmus. Uzuntunun en buyugunu sen yasiyorsun. Kahrediyorsun ama kufretmiyorsun. Sevdana halel getirmiyorsun ve sana aciyor o adam. Sen kimsin ulan ! Asil ben sana aciyorum. Ben sevdami dolu dolu yasiyorum. Sevdam icin yollara dusuyorum. O sevda icin bedeller odedim. O renk icin canimi disime taktim ve sen bana aciyarak bakiyorsun. Gecmisin BAMBAMLARINA laf ettigim gunleri aniyorum. Utaniyorum. Haksizlik etmisim diyorum keni kendime. Adamlar en azindan sabahlamaya gelecek kadar cesurdular. Bu zamane adamlarina BAMBAM dedigim icin utaniyorum o lafi ettigim gunler icin.

Bunlarin kumasi cok farkli benden. Ayni potada eriyemem onlarla. Ve evet ONLAR ve BIZLER ayrimi var. Ben yapmak istemedim ama boyle bir ayrim var. Yapanlari hakli buluyorum. Onlara da ihtiyac varmis. Belki… Ama benim yolumda yurumeyen adamla benim ne isim olur. O adam ki parasi yok diye insanlari asagilayarak en buyuk hiyaneti gerceklestiriyor. Ona gore magazadan alisveris fisi Fenerbahce sevdasi. Bir kredi karti slipi. O seni ayiriyor. Senin ayirmana gerek yok ki. O seni ihbar ediyor. Iskencede ottugu yetmezmis gibi birde kendi yoldaslarina bizzat iskence eden soysuzlar gibi o ihbari yapanlar. Curumusler onlar. Basariya gore kombine yenilerim diyor. Avrupa diyor. Hesap yapiyor. Avrupada yurursek kombine bedavaya gelecek diyor. Avrupali rakibi yendiginde ertesi gun isyerinde en cok o boburleniyor utanmadan sikilmadan.

Halbuki Fenerbahce Partizan’a elense, sonra ligde ilk maclarda dokulse o adamlar olmayacak stadda. Son umut Galatasaray macina gelecek belki. Oradaki galibiyetle teskin olacak. Peki ya Galatasaray uzun zamandir yapamadigini o gun yaparsa ? Dusunun o adamin halini tavrini … Sen, Cimbomboma k…sanda seviyoruz iste var mi diyecegin derken onun sag eli kalkip iniyor asagi… Vakit gec oldu. Beat the traffic. Hadi kardesim sen yavastan voltani al. Haftaya muhtemelen gorusmeyecegiz.

Saygilarimla,
canadian

Cebinde 15 YTL'si Olmayan...


Kulübe geldiği iddia edilen şikayetlerden ikisi.. Aynı kişi aynı metinlerde iki defa yazıyor. Birileri açıklara yakın olan yanlardan kombine alıp onlara dağıtmış..demiş bu arkadaş. Bu bilgiye nereden ulaştı acaba? İlginç.

Bu şikayetleri yazan kişilerin farklı olduğunu düşünelim diyelim. İkisinde de aynı cümleler var. noktasına virgülüne kadar. Bu kadar büyük tesadüf olur mu sizce?

Amaç bellidir. Her şeyden bihaber olan genel kitleyi kandırmak ve bunda da oldukça başarılı bir politika oynandığını söyleyebiliriz..

Zaten metinlerde anahtar kelimemiz,"gerçek Fenerliyiz biz" olduktan sonra. İnandırıcı olmak çok da zor değil.
Terörist, mahkum, sadist, cebinde 15 YTL'si olmayan, başkasının suratında sigara söndüren, taciz eden...

Hepsi Genç Fenerbahçeliler grubunun üyelerine yakıştırılan sıfatlar.

Nereden öğreniyoruz bunları? Kulübe gönderilen fakslardan, maillerden.

Bu faksı,maili gönderenler nasıl insanlar? Kimsenin Fenerbahçeliğini sorgulamak haddimize değil fakat bunu söyleyenler, bunları böyle yazanlar insan olamaz. Ne oldum delisi, sonradan görme kişilikler desem...

Hayır, hayır bunlarda yanlış kelimeler. Ne farkımız kalıyor şimdi ben bu kelimeleri onlar için kullanırsam.

Geldiğimiz hale bak. Fenerbahçe taraftarı en sonunda birbirini maddi olarak yargılar hale geldi. Tipini, montunu beğenmediği adamı çapulculukla itham edebiliyor. Sakalını beğenmediği adamı terörist ilan edebiliyor. Bu işin devamında biletleri, kombineleri maaş bordrosu ile mi satacaklar?

Aslında konu kulubün yaptığı açıklama. Tamamen politik olan, sorulan sorulara cevap vermeyen, hedef gösteren, ispatı olmayan iddialarda bulunan sert bir açıklama. Beklenen tarzda bir açıklama olmuş desek yalan olmaz sanırım. Kayda değer tek yanı lügatamıza TEK KİMLİK FENERBAHÇELİLİKTİR diye yeni bir söylem kazandırması oldu bu açıklamanın. Doyurucu, açıklayıcı değil yani.

Belki kulubün yaptığı açıklamaya karşılık satırlarca şey yazıp, tartışabiliriz fakat açıklamanın bulunduğu sayfanın sonunda yer alan fakslar ve mailler öyle şeyler içeriyor ki bırakın "Fenerli, Fenerliye bunu yapmaz" muhabbetini "insan insana yapmaz, söyleyemez" dedirtecek cinsten.

Tribünde bazıları, bi yerlerden emir alarak kavga çıkartsın. Ortalık karışsın. Oradaki bazı şeylerden habersiz vatandaşlar haklı olarak sinirlensin bu olaya. Lakin bazı yönlendirmelerle tüm suç GFB'ninmiş gibi yaklaşılsın olaya. İstenen şey buydu zaten. Kulaktan kulağa aktarılan şeyin efsane olduğunu düşünürken, bahsi geçen şey gerçek oldu. Bir satranç ustası edasıyla yapılıyor her bi hamle. Medya, seyirci, kiralık katiller vs. ne varsa kullanılıyor.. Nasıl bir savaştır bu? Anlamak mümkün değil.

Öte yandan, bazı conconlar çıkıp da şu yukarıdaki şikayetleri yazıyor. Kimden bahsediyor. Oraya kasıtlı bir şekilde sokulan tipleri mi? Şayet onlarsa bahsettiği, iyice araştırsın bakalım, kim sokmuş onları oraya...Yok..GFB elemanlarından bahsediyorsa, o zaman yine araştırsın, kimin ne gibi fedakarlıklarla o kombineleri aldığını.

Elit tabakanın kulübü olduk iyice. Bu insanlar dünyanın kendi etrafında döndüklerini sanıyorlar.. Yazık..çok yazık

Son olarak; Bu hedef göstermeler bakalım nereye kadar gidecek?

ÜniGFB Bildirisi

Öncelikle Bütün Fenerbahçe taraftarlarına saygılarımızı sunuyoruz.

Bizler Genç Fenerbahçeliler grubu Sayın Aziz Yıldırım tarafından kurulduktan bir yıl sonra 2001 sezonunda varlığının tek amacı Fenerbahçe´mize hizmet etmek‚destek vermek ve üniversitelerdeki Fenerbahçeli arkadaşlarımızı biraraya getirmek için kurulmuş bir alt grubuz. Genç Fenerbahçeliler´e karşı o yıllardan beridir süregelen izlenimleri ve tabuları yıkmak için tribünlerimizin birleştiricisi Sefa Ağabey´imiz tarafından her zaman el üstünde tutulmuş Fenerbahçemizin ve Genç Fenerbahçeliler´in aydınlık yüzleri aynı zamanda ilerideki geleceğiyiz.

İstanbuldaki pek çok üniversitede ve Anadoludaki bazı üniversitelerde Fenerbahçe aşkı için biraraya gelmiş bireyleriz.

Bu açıklamayı bir Genç Fenerbahçeliler oluşumu olduğumuz için bugüne kadar yapmaktan çekindik ancak klübümüz tüzel kişiliğini temsil edenler tarafından fenerbahce.org sitesinde 18.08.2008 tarihinde yapılan açıklamalarda ilişiklerde bulunan şikayet dilekçelerindeki F blokla ilgili olanlar o blokta biz durduğumuz için tarafımızdan açıklığa kavuşturulması gereğini hissettik.

Belirtmeliyiz ki Üniversiteli Genç Fenerbahçeliler oluşumunun üyeleri ve kombine sahipleri genel olarak özel üniversitelerde parasıyla okuyan maddi durumu iyi ve iyi aile eğitimi görmüş kişilerdir. Aramızdaki her bir arkadaşımız Atatürk ilke ve inkılaplarına gönülden bağlı‚ Laik cumhuriyetimize yakışır ve ülkemiz için iyi birşeyler yapabilmek için çabalayan bunun için eğitim hayatını sürdüren kişilerdir. İçten içe beslediğimiz isteklerimiz arasında her zaman Fenerbahçe menfaatlerine yardımcı olmak ilerde görev almak‚ klübe maddi yardımda bulunmak gibi hususlar en başta gelmektedir.

Bugün bile öğrenci olmamıza rağmen imkanlarımız el verdiği ölçüde Fenerbahçe klübümüzün lisanslı ürünlerinden almayı maçlarını takip etmeyi aramızda yapacağımız eğlenceleri bile klübün sosyal tesislerinde yapmayı kendimize borç bilmişizdir.

Yürekleri Fenerbahçe aşkıyla atan milyonlarca genç gibi bizlerin de hayattaki en önemli değerlerinden biri Fenerbahçe klübünün birliğini bütünlüğünü ve büyüklüğünü sağlamak ve elimizden her ne şekilde gelirse o şekilde hizmet vermektir.Geçen sene Samandıra tesislerinde oyuncularımızı darp edenlere karşı birkaç saat içinde sadece iki üniversitemizden ikiyüz´ü aşkın öğrenciyle futbolcularımızın ve teknik ekibimizin yanında olduğumuzu bütün Fenerbahçeliler adına dile getiren onlara sevgilerimizi sunan da yine bizleriz. Bunun gibi pek çok destek organizasyonlarımızı da reklam olarak anlaşılır gerekçesiyle sizlerle paylaşmadık.

Peki bütün bu ön bilgiyi neden verdik;
Ne yazık ki okumuş olduğumuz itiraz dilekçelerinde bizleri tacizci olarak niteleyenlerden tutun da insanlara zorla birşeyler yaptığımıza‚ serseriliğimizden apaçiliğimize kadar uzanan hakaretlerde acaba bu nitelemeyi yapan renkdaşlarımızdan‚abilerimizden,amcalarımızdan herhangi biri rahatsız olduğu konuyu dile getirdi mi? Bizi tacizci olarak niteleyenleri açık adreslerimizi okul kimliklerimizi ve eğitim gördüğümüz okullardaki hocalarımızın bizler hakkındaki görüşlerini gerekirse onların şahitliği ile beraber yüce Türk mahkemesine kişilik haklarına saldırı gerekçesiyle suç duyurunda bulunabileceğimizi bildirmek isteriz. Klübümüz yaptığı açıklamada isimleri acaba bizlerin bu tür bir tutum ile mahkemelere koşacağımız için mi vermediğini merak etmekteyiz. Ancak ne yazık ki isim vermeden yapılan bu hakaretlerin sonuca ulaşıp ulaşmayacağı konusunda kaygımız olduğu için bu yola başvurmayacağız ve klübümüzden isimleri istemeyeceğiz.

Biz gençliğimize rağmen yine yapıcı bir tavır almayı istiyoruz. Bizden rahatsız olan bütün F blok kombineli abilerimize ve amcalarımıza aşağıda vereceğimiz mail adreslerinden ulaşmalarını talep ediyoruz. Bizler bugüne kadar ailelerinden aldığı terbiye gereği tek bir kişinin bile kişilik haklarına saldırıda bulunmadık bulunmayacağız.

Söz konusu F blokta çoğunluğumuzun kombinesi bulunmaktadır.Sahibi olduğumuz her bir kombineyi faturalarıyla buraya koyabilir‚ kredi kartları ekstreleriyle kanıtlayabiliriz. Bununla beraber G ve H bloktan kardeşlerimizin de bizim koltuklarımızın aralarına geldikleri doğrudur ancak bu gelen kardeşlerimiz kesinlikle kimseye saygısızlık yapacak insanlar değillerdir. Aralarında F blok en ön sıralarda olan kombineli arkadaşlarımız bile oradaki kombineli saygıdeğer amcalarımızla konuşarak yer değiştirmiş ve bizlerin bulunduğu üst bölümüne gelmişlerdir. Bizler kesinlikle ama kesinlikle hiçbir Fenerbahçe taraftarının bilerek yerine oturmadık bu konuya bundan sonra daha da önem göstereceğiz. Yerlerini değiştirmek istemeyen daha alt sıralara geçmek istemeyen renkdaşlarımızın yerlerinde oturmaları için ne gerekirse yapmaya hazırız. Bizlerin tek istediği kızlı erkekli grubumuzun bir arada maç izlemesidir ve önemle belirtiyorum ki biz eğer migros kombinesi çıksaydı -ki bu kombine için yaklaşık 300 tane faks çektik klübümüze- migros tribününde yer alacaktık.

F blokta mtk budapeşte maçında bir kavganın yaşandığı da doğrudur. Bu kavgada nerden geldiği ve kim olduğu bilinmeyen sözde Fenerbahçeli bir kişi bizlere küfürler yağdırarak annemize kız kardeşimize hatta kız arkadaşlarımıza laf etmiştir. bu kişiyi tribünden uzaklaştırmak isteyen Yeditepe Üniversitesinden bir arkadaşımıza yumruk ve tekmelerle girişmesinden sonra çıkan olay yine tarafımızdan bitirilmiş ve bu ne içip stada geldiği belli olmayan kişi çevremizden uzaklaştırılmıştır.Bu tür tartışmalardan kesinlikle haz etmemekle beraber Fenerbahçe tribünlerinde kavgaların olmamasını en başta isteyenler yine bizleriz. Sezon başlarında okullarımızda yaptığımız toplantılarda bu konuyu pek çok kez dile getirdik ve bu toplantıların kayıtları da elimizde mevcuttur.

Bütün bunların dışında sadece tipimiz veya giyimimize göre bizlere çapulcu‚serseri‚apaçi diyenlerin bilmeleri gereken en önemli şey bizlerin bu tür ithamlarla birlikte kesinlikle anılmaması gerektiğidir. Bizlerden herhangi iki kişiyi tanırlarsa bu ithamlardan dolayı kendilerinden utanacaklarından emin olmalıdırlar. Biz bu tür para konularıyla kendimizi belirtmek istemeyiz ancak arasında üniversiteyi yeni bitirmiş mezun doktorların‚ mühendislerin bulunduğu hukuk fakültesi öğrencilerinin grubun en üst kademesinde olduğu sırf iyi eğitim almak için milyarları gözden çıkaran kişilere bu yakıştırmaların yapılmasının tek sebebi bizce bizim Fenerbahçe aşkımızın onlarınkinden daha fazla olmasıdır.

Evet bizler tribünde ayakta duruyoruz.
Evet bizler 90 dakika bağırıyoruz.
Evet bizler gerekirse zıplıyoruz.
Evet bizler deplasmana gidiyoruz
ve Evet bizler Fenerbahçe´yi tribünden seviyoruz.

Sizlerin oturarak izlemek ne kadar hakkıysa bizimde ayakta olmamız o kadar hakkımızdır bunu bilmelisiniz.


Ayrıca şikayet dilekçelerinde ve antu.com forumlarında yazan bazı renkdaşlarımız bizleri ´ceplerinde 15 ytl yok 1500´lük kombineyi nasıl alsınlar´ tabirleriyle akılları sıra ezmektedirler. Ceplerimizde 15 ytl olmasaydı olan arkadaşlarımız olmayanlara verir yine maçlara gelirdik‚ kombine almaya paramız olmasaydı olan arkadaşlarımız olmayanlara verir yine kombinelerimizi alırdık ve cebinde 15 ytl olmayan insanları hiçbir zaman hor görmedik‚ bugün cebimizde olan para yarın olmayabilir bunun bilincindeyiz ve Fenerbahçeliler arasındaki bu sosyal sınıf ayrımcılığı yapan ırkçı tabirleri kullanan bireyleri şiddetle kınıyoruz.

Kimsenin karısına kızına yan gözle bile bakmıyorken hatta gerektiğinde yardımcı oluyorken bu ithamları yapanlar tacizci diyenler Allah´tan korkmalıdırlar.

Bizler Fenerbahçe menfaatlerini herşeyin üzerinde tuttuk ve tutmaya devam edeceğiz umuyoruz ki bu açıklamamız Fenerbahçe taraftarını ´grubu seven‚Fenerbahçeyi seven´ diye ayıranlara da‚ cebindeki paraya göre sınıflandırana da bir mesaj olur. Okulda Defterimizi‚Evde Annemizi‚Terk edip geldik sevgilimizi‚

´´(bir itiraz dilekçesi sahibinin deyimiyle) Metris Cezaevi´nden´´ (!)

Üniversiteli Genç Fenerbahçeliler.

Nijer,Cibuti,Eritre,Burkina Faso Fiso

Avrupa Birliği’ne girdik diye havai fişek fırlatırken, kendimizi bir anda Arap Birliği’nde bulmuştuk...
Şimdi de Afrika Birliği’ne ev sahipliği yaptık.

*

AB olsun, çamurdan olsun be !

*

Neyse... 50 tane Afrikalı geldi. Aslında 53 tane bunlar...
3’ü mazeret bildirdi, gelmedi.
Lesoto.
Svaziland.
Mozambik.
Sordurdum... Tarzan’la Ceyn de gelmemiş.
Çita’nın nişanı varmış.
Pigmelerin okulları açıldığı içinKızılmaske de gelememiş.

*

Matrağı bırakırsak, soru şudur:
"Niye ağırladık bu arkadaşları ?"

*

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Üyesi olmak istiyoruz; bize oy versinler diye.

*

Son 20 günde...
İstanbul’da bomba patladı; 18 kişi öldü.
Küçükçekmece’de kamyon kasasında havasızlıktan boğulmuş 14 mülteci cesedi bulundu.
Konya’da kaçak Kuran kursu çöktü, 18 çocuk öldü.
Antalya’da ormanlar yandı, 2 ölü...
Ankara’da 49 bebe öldü, kolide verdiler.
İzmir’de kadıncağız kataraktını alsınlar diye yattı, rahmini aldılar.
Sakarya’da kene, 1 ölü.
Ordu’da kene, 1 ölü.
Sivas’ta gene kene, 2 ölü.
Kilis’te cinnet, 6 ölü.
Antalya’da köpük partisi, 3 ölü.
Sivas’ta taradılar, 1 şehit.
Hakkári’de mayın, 1 şehit.
Şırnak’ta pusu, 5 şehit.
Muş’ta karakol bastılar, 1 şehit.
Elazığ’da vurdular, 1 şehit.
Erzincan mayın, 9 şehit.
Şemdinli mayın, 1 şehit.
Şırnak mayın, 1 şehit.
Karacaahmet’ten Selimiye’ye havan fırlattılar.
Boru hattını havaya uçurdular.
Daha dün Mersin’de canlı bomba patladı, 1 ölü, 12 yaralı...
Amasya’da trafik kazası, 5 ölü.
Ankara’da aşırı hız, 4 ölü.
Malatya’da düğün minibüsü takla attı, 9 ölü.
Mersin’de traktör uçtu, 3 ölü.
İzmir’de sarhoş şoför, 5 ölü...
Tuzla’da işçileri filikaya doldurup, tankerden attılar; 3 ölü.

*

20 günde...
Ne etti ?
164 ölü.

*

Neye talibiz ?
Dünyanın güvenliğine !

*

Gülmekten ölücem... 165 olacak..


Yazı: Yılmaz Özdil

22 Ağustos 2008 Cuma

Enerji Politikaları

Hiperaktif bir çocuğun enerjisini doğru yönlendirmek size tarihin en büyük olimpiyat başarılarından birini getirebilir. Tüm dünyanın konuştuğu bir kahramana dönüşebilir. Ama kabul edelim ki, bu düşük bir ihtimaldir. Bundan daha önemlisi ve muhtemel olan bu yönlendirmeyle toplumun başına bela olması kesin olan bir çocuğun tehlike olmaktan çıkartılabilmesidir.
Phelps’e ortaokuldaki İngilizce öğretmeni ‘Sen tam bir loser(kaybeden - ezik) olacaksın’ demiş zamanında. ‘Şimdi ona gülüyorum’ diyor Michael. Kafasında bu sözler öylesine yer etmiş ki, dünya 8 altın için ayağa kalkmış onu alkışlarken Phelps aslında belki de sadece öğretmenini yendiğini düşünüyordu. Halbuki öğretmenin tespitinde yanlış olan bir şey yok. Başka bir yerde doğmuş olsa ya da ailesi duruma uyanmasa öyle olacaktı. Bu daha muhtemeldi. Belki de daha acayibi öğretmeni bunu söylemese Phelps için hayatı en önemli meselesi olmayacaktı.
Bugün boynunda 8 altın olan çocuk dev cüssesiyle okuyamayan ve sokaklarda dolanan bir enerji yumağı, bir bela olacaktı. Çetelere bir üye daha. Misal bizim memlekette olsa büyüklerin tribünlerinden birinde olması daha muhtemeldi. ABD övgüsü değil bu. Onların kurtaramadıkları sonra sokaklarda ‘kurtuldukları’ndan ya da dünyanın bir yerine savaşa gönderip rahat ettiklerinden olabilirdi. Olmadı dünya spor tarihinin en inanılmaz işlerinden birini yaparak yırttı. Toplum da.
İşsizlik sigortası denen şey çalışanların-emekçilerin cebinden geçinen bir sülükler ordusu yaratmak için bulunmadı. O ordu başa bela olmasın diye icat edildi. ‘Suça karışmayın biz size bakarız!’ Gerçek budur. Spor da bir yönüyle bunun için var.
Kayıptan büyük kazanç çıkarmanın yolu spor. Odaklanamayan çocukları sporla disipline ederek enerjisini yönlendirmek ve bir taraftan da hiç okuyamayacağı üniversitede meslek kazandırmak. Phelps bir taraftan 8 altını boynuna geçirmek için hazırlanırken, bir taraftan da University of Michigan’da Spor pazarlaması yüksek lisansı yaptı geçtiğimiz 2 yıl boyunca.
İşte insan böyle kazanılır.
Normal sporcu olmaz. Üst düzeyde spor normal, sıradan insanların yapabileceği bir iş değildir. Ortalama adamlar bizim gibi olur. Aslında 100 metre dünya rekoru kıracak adamdan muhasebeci olmaz.
Bu seviyedeki spor bir sosyal projedir aslında. İnsan kurtarmaktır.
Biz Elvan’ı, Ramazan’ı, Cem’i, Melek’i kendi adımıza yarıştırırken başka toprakların kaybetmesi muhtemel çocuklarını kurtarıyoruz. Burada sokaklarda binlerce çocuk yardım beklerken.
O yüzden bu olimpiyatın kazanılan ve kazanılamayan madalyalar üzerinden çıkardığı tartışma doğaldır, ama tartışmanın ekseni yine tamamen yanlış bir noktada.
Mesele olimpiyat madalyası kazanmak değil. Hiç kazanmayabilirisiniz. Sorun değil. Mesele oraya 100 favori sporcuyla gidememek. Yani sporcu yetiştiren, spor yaptıran ve hayata hazırlayan bir sisteme sahip olamamak.
Doğu Anadolu’ya sahip olup orta ve uzun mesafe favorisine sahip olmamak skandaldır.
Trakya’ya sahip olup atmalarda güreşte, judoda, halterde bu kadar dökülmek.
Ege’ye sahip olup su sporlarında başarısız olmak.
Doğu Karadeniz’e sahip olup atıcılıkta hiç var olamamak da.
Türkiye’nin asıl enerji sorunu budur.
Bunca genç ve çıkar yolu olmayan insanın sonsuz enerjisini yönlendirememek. Bir sporcu ordusu kuramamak.
Mesele madalya değil yani, madalyonun diğer yüzü.

Yazı: Mehmet Demirkol