


TARİH 08.11.1992...GS-0 FB-1...GOL : AYKUT...
Komutanlar geçmişte sık sık laiklik ve cumhuriyeti kollayan mesajlar verdiler. Çok demokrat kimi yazar ve çevreler generallerin konuşmasını demokrasiye darbe olarak niteledi. Sonunda Anayasa Mahkemesi karar verdi... İktidar partisi anti laik eylemlerin odağı olarak hüküm giydi...
Doğan’ın arka camında ay-yıldız. Kocaman. Ay-yıldızın üzerinde şöyle yazıyor: Milliyetçiliğin kişisel özgürlüklerin güvencesi sayıldığı bu slogan size şizofrenik gelebilir. Faşizmin, Türkiye’deki yapış yapış Dubaileşme sürecine karşı tek sağlam mevzi sayılmasını tamamen üşütük bulabilirsiniz. Rakı içebilmek için (ki bu slogan muhtemelen rakıyla ilgili) bayrağın arkasına saklananları komik bulabilirsiniz.
Dalgalama potansiyelinizin elverdiği kadar dalga da geçebilirsiniz. Ama bütün bunları yapmadan önce size Kuzey Ege kıyılarında bir tatil tavsiye ederim. İnsanların nasıl bir elinde rakı bardağı tutmak için diğer elinde bayrak tutmak zorunda kaldığını ancak bu şekilde anlayabilirsiniz.
Denizin içine doğru uzunca bir iskele. Rabıta döşenmiş, zengin gösteriyor. Kuzey Ege kıyılarının kendi halinde kıyı hayatının ortasına ‘beach’ anlayışının kılıcı gibi yerleşmiş. Diğer derme-çatma iskelelerinin arasında bu iskele ‘Bana bakın’ der gibi. Oysa tam da tersine ‘bakılmamak’ için hazırlanmış bu ‘kendini parmakla gösteren’, havalı sahne.
İskelenin üzerinde de hanımların etleri görünmesin diye bir kabin. Hanımlar, iskeledeki kabine elbiseli yürüyor, kabinin altındaki boşluktan kendini denize bırakıyor, bir süre aynı noktada çimdikten sonra yukarı tırmanıyor. Kabinde tekrar giyiniyor, vesaire.
‘Tesettürün gizli dünyasına dikiz atma’ merakında değilim. Tesettürü pornografik bir kamaşmayla anlatan, ‘çağdaş köşe yazarı’ da değilim.
Ancak o kadar acayip bir çaba içinde debeleniyorlar ki doğal olarak insanın gözü takılıyor. Bu acayip, sekiz olmuş insanları ‘Bakalım başlarına ne gelecek?’ endişesiyle izliyorsun. Diğer motellerden insanlar da hakikaten fizik kurallarına dair bir merakla bakıyorlar:
‘Kadın o haşemayla boğulmadan o kabine girebilecek mi?’

Zaten mesele de burada başlıyor. Kadınlar ne kadar sıkıntılı ve mahcupsa erkekler o kadar ferah feza ve müdanaasız. Gruplar halinde toplanıp ‘Bakan var mı?’ diye motelleri tarıyorlar. Eğer şüphelendikleri biri olursa grup halinde yanına gidip tehditkâr bir hava yaratıyorlar.
Etraftaki motellerdeki insanlar basbayağı terörize olmuş. Başlarını kaldırırlar da gözleri kayar diye korkularından askeri bir nizam içinde hep Yunan adalarına doğru bakarak yüzüyorlar. Hani açılmaktan korkup ‘Paralel yüzeyim’ diyen varsa yüzemez, o derece.
Sen o tarafa gidemiyorsun ama tabii ki- o tarafın erkekleri bu tarafa gelebiliyorlar. Ağır ağır, kadınlara iyice baka baka etraftaki motellerin de ‘tadına bakıyorlar’. İşleri bitince de ağır ağır mütedeyyin motellerine geri dönüyorlar.
Fakat ‘çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmış’ motelden bir erkek kazara kulacını o tarafa doğrultmaya görsün, eller bellere gidiyor ve iskelenin tepesine dizilmiş İslamın askerleri Hawaii şortlarıyla aslan kesiliyor.
Aynı günlerde Keçiören’de Metin Şahin içki sattığı için dövülüyor. Savcılar bu olayla ilgili ancak Amerika Büyükelçiliği konuyla ilgilendikten sonra, lütfen, soruşturma açıyor.
Metin Şahin Allah’ın şanslı kuluymuş. Çünkü o, AKP dayağını, muhtemelen ‘ılımlı İslam projesinin’ ABD’de gözden geçirildiği bir dönemde ve Ankara’da yiyor. Kuzey Ege kasabasındaki bikinili kadın ne yapsın?
AKP’nin şeriatla filan ilgisi olduğuna hiç inanmadım. Ama bu yapış yapış Dubaileşme projesi kapsamında ‘ılımlı olur’ ümidiyle başlatılıp şimdi dizginlerinden boşanan İslamileşmeye karşı hiç olmadığı kadar korumasızız.
Bikini giydin, öpüştün, rakı içtin, erotik dergi aldın, şarkı söyledin, eteğinin boyu yeterince uzun değil, oruç tutmadın diye dövülsen, kime gideceksin? Hele faşizmin doğasını arabanın arka camına çıkartmalar yapıştırmayacak kadar biliyorsan ne yapacaksın?
Tatil bitti. Geri döndüm.

Şimdi "çözülmez" gibi görünen sorunlar -büyük olasılıkla- birkaç yıl sonra "AKP'nin dikensiz gül bahçelerini" oluşturabilir.
AB sürecinde demokratik hak ve özgürlükler alanında yapılan reformlar, “12 Eylül rejimi”nin yıktığı sendikal ve sosyal hakların restorasyonu konusunda emekçilerin kayıplarını karşılamaya yetmedi. 2.5 milyona yakın kamu çalışanından bugün ancak 900 bini sendikalı. Onlar adına yapılan görüşmelerde “son söz” hükümetin. AKP ise İslami geleneğin “yardım” kültüründen beslendiği için “Avrupa sosyal modeli”nin haklar bölümüyle barışık değil.
Dışişlerimiz bugünlerde Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlığını tanıma konusunda kırım kırım kıvranıyor. Daha 6 ay önce Kosova benzer nedenlerle bağımsızlığını ilan ederken kraldan çok kralcı bir şekilde en önde bağımsızlığını tanıyan Türkiye, bugün aynı sebeplerle bağımsız olan Abhazya ve Güney Osetya için suya sabuna dokunmamaya çalışıyor. Neden? Bağımsızlıklarını kabul etse Kosova'ya yaptığı gibi, abileri kızacak. E kabul etmese bu sefer Rusya çıkacak "Kosova'yı ışık hızıyla tanıdın, bize neden böyle muamele" diyecek. Neyse canım bize ne, bunlar dış politikanın da daniskasını yaparlar zaten..
Adam maça gitmiş... Aldığı bilet tribünün en uzak köşesinde... Yerine oturmuş, birinci devreyi güç bela seyretmiş. O arada ön tarafta tam ortada bir koltuğun boş olduğunu fark etmiş. Devre arasında sıralar arasından geçip o boş yere ulaşmış. Yan koltuktaki adama sormuş:
Dünyada ve tabii Türkiye’de her zaman moda olan blue-jeans ya da kotu beyazlatmak-eskitmek için çalışanların, bu iş yüzünden öldüklerini biliyor musunuz? Dünyada makinelerle yapılan bu iş, Türkiye’de ucuz diye elle yapılıyor. Taşradan 15-25 yaş arasındaki gençler, bu iş için İstanbul’a geliyorlar. Bir işçinin anlatımıyla işin “geleceği” şöyle: “Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.” Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, kot taşlama ya da kumlama işinin neden olduğu hastalığın ve ölümlerin tesadüfen teşhis edildiğini, fason çalışan atölyelerde çalışan onlarca gencin öldüğünü anlattı.
Bir cok yazi okudum bu forumda. Bir coguna hak verdim, bir coguna kizdim… Herkesin kendi penceresinden bakisina da saygim sonsuz. Herkesin Fenerbahce’yi sevme bicimine de … Herkes kendince Fenerbahce icin fedakarlik yapmistir. Eyvallah. Hic kimsenin emegi bir otekinden fazladir az diye siniflandiramam. Bu konuya dair son yazim olacak bu yazi. So bear with me for a while… (birazcik tahammul edin bana).
Babamin fendi hep annemi yendigi icin dolayli yoldan hep istedigim oldu. Yasimin ilerlemesiyle daha da cok izleme imkani buldum Fenerbahce’yi. Ama aklimda ne golu atanlar kaldi ne de ofsayttan yenen gol vs. Hep tribunler kaldi. O bagirislar, o rengarenk tribunler… O sette dusmeden yuruyen adamlar. Takim sahaya cikmadan evvel gunes altinda pisen suratsiz suratlarin takimi cikis tunelinde gormeleriyle bir anda yuzlerinin aydinlanmasini unutmam hala. Sonrasi cilgin bir tufan… Bir cingar bir cayirti… Dunyanin en guzel manzarali stadinda dunyanin en guzel koftesiyle tikabasa doldurulmus mide ustune dunyanin en guzel tatlisi adeta o cayirtiyi duymak. Ufak tefeksin. Tuneli gormem mumkun degil. Ama sesi duymak sana isarettir. Oradan anlarsin. Abilerin onceden baslarlar mesela “ fener geliyor fener yaleler yaleler” demeye. Uzatirsin kafani o yone ama herkes ayakta. Gormezsin. Ama ses yok mu o ses… Dunyanin en guzel sesidir bana gore. Ve hala …
Iki maca getirir peder bey canadian’i . Sonra yavastan kendi gelir canadian. Babasindan aldigi para acik tribune gore verilmistir. Ama o kapaliyi ister hep. Annesinin , her anne gibi, mutfak parasindan arttirdigi parayla kapaliya gider. Bazen meyvesuyu satar tribunde. Jimmi’s Fried Chicken’da deplasmana para yetistirmek icin calisir mesela. Tribune kapalidan baslar yani.
Yaralanmalar, nezaretler, kufurler, degisen yonetimler, satilan futbolcular, gelenler, hayal kirikligi yaratanlar, satilmis hakemler, Cimbom usagi federasyonlar, it-kopek olmalar, kuyruk cileleri, kavgalar, hiyanete ugrama hisleri, milyonluk esekler, mactan sonra sergiye, arkayi fenerleyin, canadian’a cay 4 sekerli olsunlar, olen dostlar, sakat kalanlar…
Sac kalmamis. Kalanlar beyaz. Sakallar beyaz. Gogus killari kirlasmaya baslamis. El ayak tutuyor sukur. Hala staddayiz. Yasitlarimiz gibi efendi uslu mac izleyemiyoruz. Icimizde yok. Hala tepiniyoruz, hala gomlegi fora edip bele bagliyor ve hala bagiriyoruz. Bel agriyor oturuyoruz ama hala TARAFTAR gibi duruyoruz.
O esnada sen ne yapiyorsun ? Sen sampiyon olmasan da kupalari almasan da … Diye yirtiyorsun kendini kacan sampiyonlugun ardindan. O adam turevleri cikis kapilarina dogru ilerlerken sana aciyarak bakiyor. Salaksin sen cunku. Futboldan da anlamazsin zaten. Sampiyonluk kacmis ve sen orada bagiriyorsun. Girtlagin bagirmak ve sigara etkisiyle bombok olmus. Uzuntunun en buyugunu sen yasiyorsun. Kahrediyorsun ama kufretmiyorsun. Sevdana halel getirmiyorsun ve sana aciyor o adam. Sen kimsin ulan ! Asil ben sana aciyorum. Ben sevdami dolu dolu yasiyorum. Sevdam icin yollara dusuyorum. O sevda icin bedeller odedim. O renk icin canimi disime taktim ve sen bana aciyarak bakiyorsun. Gecmisin BAMBAMLARINA laf ettigim gunleri aniyorum. Utaniyorum. Haksizlik etmisim diyorum keni kendime. Adamlar en azindan sabahlamaya gelecek kadar cesurdular. Bu zamane adamlarina BAMBAM dedigim icin utaniyorum o lafi ettigim gunler icin.
Kulübe geldiği iddia edilen şikayetlerden ikisi.. Aynı kişi aynı metinlerde iki defa yazıyor. Birileri açıklara yakın olan yanlardan kombine alıp onlara dağıtmış..demiş bu arkadaş. Bu bilgiye nereden ulaştı acaba? İlginç.
Terörist, mahkum, sadist, cebinde 15 YTL'si olmayan, başkasının suratında sigara söndüren, taciz eden...
Öncelikle Bütün Fenerbahçe taraftarlarına saygılarımızı sunuyoruz.
Avrupa Birliği’ne girdik diye havai fişek fırlatırken, kendimizi bir anda Arap Birliği’nde bulmuştuk...
Hiperaktif bir çocuğun enerjisini doğru yönlendirmek size tarihin en büyük olimpiyat başarılarından birini getirebilir. Tüm dünyanın konuştuğu bir kahramana dönüşebilir. Ama kabul edelim ki, bu düşük bir ihtimaldir. Bundan daha önemlisi ve muhtemel olan bu yönlendirmeyle toplumun başına bela olması kesin olan bir çocuğun tehlike olmaktan çıkartılabilmesidir.