22 Ağustos 2008 Cuma

Türkler Ne Doğar


eçtiğimiz günlerde uçağım gideceğim yönün tersine doğru havalanarak İstanbul'un üzerinde geniş bir tur yaptığında, bu güzel şehri bir kere daha gökyüzünden seyretme fırsatı buldum. Neler gördüğümü tahmin edebilirsiniz?

“Daha büyük” sloganıyla inşa edilmiş alışveriş merkezlerini. “Daha yüksek” sloganıyla gökyüzüne uzanan iş merkezlerini. “Daha pahalı” sloganıyla satılan, İngilizce adlandırılmış, sonu gelmeyen “yaşam” merkezlerini. “Daha çok” sloganıyla yükselen minareleri. Arada İlber Ortaylı'nın elinde makus talihini yenmeye başlayan Topkapı Sarayı'nı.

Unutuyordum; arada birkaç adet yeşil alan gördüm ki, iki tanesi İnönü ve Ali Sami Yen Stadı olsa gerekti. Bu bahsettiğim görüntü, Avrupa yakasının büyük bir kısmına aitti. Anadolu yakasında ise yeşil rengin ağırlığı (şimdilik) biraz daha yüksekti.

Nereye varmaya çalıştığımı anlamışsınızdır. Ülkeyi tüccar zihniyetiyle yönetmeye çalışan iktidarlar ve belediyeler, her metrekareyi getireceği para bazında değerlendiriyor, toplumun ruhsal sağlığının maddiyattan geçtiğini zannediyorlar. Bu nedenle, spor alanları için harcanacak alanları maddi kayıp olarak gören güdük bir bakış açısına sahipler.

İşte bu yüzden, Türkiye'nin en büyük şehri, ülke nüfusunun 5'te birini barındıran İstanbul'da bir spor branşıyla uğraşabilmek için gerçekten şanslı ve biraz da çılgın olmanız gerekiyor. Mesela, bisiklete binmeniz cesaret ister, çünkü sizi umursamaktan çok uzak psikopat/özenti/alkollü sürücülere karşı korunmasızsınız. Tenis oynamak için sizin ya da ailenizin belirli bir gelire sahip olması gerekir. Jimnastik çevrenizde saçma karşılanır; salon da bulamazsınız zaten. Ülkede spor deyince akla ilk gelen futbolu bile ancak sayılı halı sahalardan birinde kapatılmamış bir saat bulursanız oynayabilirsiniz.

İlerde profesyonel olmak için spora başlamanız gereken erken yaşlarda bir çocuk/ergenseniz aileniz belki sizi bir spor kursuna yazdırabilir, ki bu kurslar genellikle yazın 1-2 ay için düzenleniyor ve evinize yakın olması gerekiyor. Sonrasında ailenizin/okulunuzun/çevrenizin baskısıyla, her yıl girmek zorunda kaldığınız OKS/ÖSS sınavlarına çalışacağınız için sporu sadece TV'de seyretmek zorunda kalacaksınız. Spor derken futbolu ve biraz da basketbolu kastediyorum. Çünkü diğer sporları 4 yılda bir düzenlenen Olimpiyatlar dışında fazla izleme şansınız yok.

Olimpiyatlarda başarı ne demek?

Medyada sürekli aynı soruya cevap aranıyor: “Olimpiyatlarda neden başarısız olduk?” Aslında sorduğumuz soru bile konuya ne kadar yanlış yaklaştığımızı gösteriyor. Çünkü tek başarısızlık kriteri olarak madalya kazanamamayı alıyoruz. Hatta öyle ki, dün gece gümüş madalya alan bir sporcumuzu (kucaklaması gerekirken) teselli etmeye çalışan bir sunucu vardı TRT'deJ

Oysa başarısızlıklarımızı çok daha önce, Olimpiyat takımı netleştiğinde tartışmamız gerekiyordu. Şöyle ki;

· Branşların çoğuna (31 branşın 19'unda) tek bir sporcuyla bile katılmadığımız gibi, bunların da çoğundan haberdar bile değiliz;

· Katıldığımız 12 branşın 5'inde ise bayanlar ve/veya erkeklerde tek bir sporcuyla katılabiliyoruz;

· Masa Tenisi'nde tamamen Çin'den devşirdiğimiz 2 oyuncu ile mücadele veriyoruz;

· Toplam 68 sporcumuzun 11'i bu ülkede doğup büyümemiş, son birkaç yıl içinde Türkiye vatandaşlığına geçirilerek (ve isimleri değiştirilerek) Olimpiyatlara gönderilmiş sporcular.

· Bu 68 sporcudan birçoğu rakiplerinin seviyesinin (en iyi dereceler olarak) çok altında olup, son sıralara mahkum.

· Zaten 68 rakamı da sosyo-ekonomik-beşeri yapısı bizim ayarımızda olan ülkelerin sporcu sayısının yanında çok komik kalıyor.

Ayrıca zaten Olimpiyatlara bu ülkede yetişmiş 57 sporcuyla gidiyor olmanız demek, o ülkede 1-2 spor dalı hariç herhangi bir rekabet yaşanmadığını gösterir. Bu şartlarda o 57 sporcudan da kendilerini aşmalarını ve iyi dereceler almasını bekleyemezsiniz.

Hele başarının bile nasıl geldiğini anlayamadığınız bir spor dalından ya da sporcudan başarısızlığın nasıl geldiğini hiç anlayamazsınız.

Spor ve toplum sağlığı…

Yukarıdaki rakamlar gösteriyor ki, bu ülkede zaten geniş bir spor kültürü yaratılmamış. Olması için de herhangi bir çaba sarfedilmiyor. Spor kültürünün oluşmadığı bir ülkede olumsuz “spor politikalarından” bahsedemezsiniz. Madalya kazanmanın başarı olduğundan bahsedemezsiniz. Olimpiyatı bir reklam ve er meydanı olarak görmenizin bir anlamı yoktur. Çünkü sizin ülkenizde yaşayan insanlar öyle veya böyle sporu yaşamlarının bir parçası olarak göremezler. Sadece futbol herşeydir. Öyle ki, boksörünüzü kaybetmemek uğruna –hem de kafasına!- bir futbol takımının havlusunu atarsınız. (Genç bir çocuğun Olimpiyatlarda bu kadar trajikomik bir anıyla tarihe geçmesinin yaratacağı travmayı akıl edemezsiniz.)


Yazı: Kaan Tunçbilek

21 Ağustos 2008 Perşembe

Rambo


Sevdiğine ulaşmasını bilir. Delidir, ne yapsa yeridir tamam da gönlündeki Fenerbahçe sevgisi de başkadır. Uche’nin bacağına yapışmasıyla başlattı modayı. İstanbul’da deplasmanda her yerde. Antalya’da hazırlık maçında, Uche’nin peşinde dahaya indiğinde Revivo’nun yüz ifadesini unutamıyorum. İşin komiği yukarıdaki sahne hep tekrarlanıyor. Bir kahraman, Rambo’yu öcülerden koruyor. Yukarıda Carlos, daha önce Uche.

Rambo’yu bazen bir Galatasaraylı seyirciyi taşıyan otobüsü taşlarken de gördük, Ali Sami Yen’deki reklam tabelasının içinde bir gün saklanıp bir Galatasaray maçında birden bire elinde bıçakla belirirken de.

Biraz Daha Matematik


Sinan Engin’in kafa karıştıran 1 Alex kaç bilmemkim eder sorularına “diğer İstanbullu’dan” bir yenisi daha eklendi. Her ne kadar Sinan Engin kadar bariz hesaplar olmasa da, Galatasaray’ın transfer politikasının da bilinç altında Fenerbahçe’ye endekslendiğinin dile gelmesidir bu açıklama…

Haber şöyle;

G.Saray Futbol A.Ş. Genel Müdürü Adnan Sezgin “Süper bir golcüyü kadromuza katmak üzereyiz” dedi. “Taraftarımız çok mutlu olacak” diyen Sezgin, görüştükleri bir santrforun transferinin her an bitebileceğini belirtirken, “Kaliteli bir oyuncuyla temasımız sürüyor. Çok küçük detaylar üzerinde çalışıyoruz. Öyle bir isim alacağız ki Türkiye hayretler içinde kalacak. F.Bahçeli Güiza’nın ismini gölgede bırakacak” diye konuştu.

Önce Lincoln ile “yıldız oyuncu” diye taraftara yemi attılar ama pek yemedi. Şimdi de yeni bir isim geliyor(muş). Ama satın alma kriteri takıma uygunluğu, takımın ihtiyacı, karakteri, futbolu, yetenekleri vs. değil. Tek hedef var: Güiza… Ondan üstün olsun yeter.

Yani işin Türkçesi “Fenerbahçe transferde bizi ezdi. Bunun altında kalamayız. Mutlaka birini alacağız ve bu isim Güiza’dan daha çok ses getirip gündeme oturmalı. Taraftarımız da mutlu mesut olsun yazık…”

Ayakta alkışlıyorum.

Not: Güiza’nın fotoğrafındaki amcaya her bakışımda gülüyorum. Süper bi hareket :)

Hatırlamakta Fayda Var

Fenerbahçe Forması Kutsaldır

Fenerbahçe forması kutsaldır, bir...

Colin Kazım henüz Türkçeyi tam olarak öğrenememiş olabilir ama bunu çoktan öğrenmesi gerekirdi, iki..

Fenerbahçe yönetiminin Kazım'a ağır para cezası vermesi gündeymiş, yeter mi, bence yetmez, üç..

Artık sene sonuna kadar bekleyip, oyuncuyu elden çıkarırlar mı, yoksa şimdi mi gönderirler bilemem, ama zamanında Tomas'ın hangi sebeple takımdan uzaklaştırıldığını biliyoruz. Öyleyse taviz verilmeden aynı şekilde yaklaşılmalı ve -bence- derhal takımdan uzaklaştırılmalı, dört.

Şımarık ve vurdumduymaz tavırları bi yere kadar, ama Fenerbahçe forması kutsaldır, bunu iyice öğrenmeli, beş..

Bu olayın doğru olduğunu varsayarak yazdık..Yazı biraz Yılmaz Özdil tarzı oldu, kusura bakmayın diyorum bu yüzden..Umarım yönetim, Kazım formayı yere atmadı, elinden düşürmüş şeklinde bir yalanlama getirmez bu olaya.. Yok canım. Abartmayalım.Demezler herhalde.

Türksün Dimi?

Akıllı Tv diye bir kanal var. You Tube tv. diyorum ben ona. Hoş bir kanal gerçekten, vakit öldüresi bir özelliği var. Dün bir video izledim, daha önce ne gördüm ne de konuşulduğunu duydum. Mevzu şöyle, Milli Takım kampında antreman bitmiş oyuncular sahayı terk ediyor, onlar otobüse doğru giderken, yolun kenarındaki gurbetçiler sevgi gösterilerinde bulunuyorlar. Tam o esnada gurbetçilerde biri Emre Belözoğlu'na laf atıyor ve devamı aşağıda.

Gurbetçi Vatandaş: Emre, yazıklar olsun sana. Fener'e gittin.
Emre Belözoğlu: Ne diyosun sen ya?
Sabri Sarıoğlu : Beyler ayıp oluyor.
Emre Belözoğlu: (laf atan kişinin üstüne yürüyerek) Bak senin yaptığın çok ayıp. Burayı Milli Takımı desteklemeye gelmişsin. Sonra ne yapıyorsun? Biz ekmek parası kazanıyoruz bu işten. Ayıp ama sizin yaptığınız..

Eleman daha sonra Emre'nin üzerine yürümesinden tırstığından belki de, özür diliyor ve Emre'yi yanaklarından öpüyor, olayı tatlıya bağlıyorlar. Buraya kadar bile her şey garip ve komikken, olay burada bitmiyor. Vatandaş daha sonra Emre'yle birlikte fotoğraf çekiliyor. Neyse, uzatmayayım. Emre yanlarından uzaklaşırken, oradaki bir başka gurbetçi ise şöyle diyor;

- "İyi oldu laf attığın. Yanımıza geldi."

KFY Bildirisi

30 yıla dayanan geçmisi ile KFY`nin takıma,taraftara, tribüne ve camiaya bakışı, duruşu herkesçe bilindiği gibi bir gün bile değişmemiştir. Fenerbahçe için varolan KFY, Fenerbahçe tribünlerinin düşürüldüğü duruma karşı yıllardır tepkisini açık ve net ortaya koymuştur.

Son günlerde yaşanan gelişmeleri değerlendirilecek ve şaşırılacak bir durum olarak görmüyoruz. Beklediğimiz gelişmeler olmuş ve tahminimizce de bu tatsız olaylar yaşanmaya devam edecektir.

Taraftarlık bilinci ve sorumluluğunda düşünen ve davranabilenlerin ortak endişesi olan tribünlerimizin geldiği son durum için maalesef ümitlenecek hiçbir soyut/somut adım ve çare göremiyoruz. Yıllarca üstüne koyarak geliştirdiğimiz, daha güçlü ve tek parça olması ve bunun yanında takıma, kulübe ceza aldırmamak adına verdiğimiz çabalar ile Avrupa dahil olmak üzere herzaman takdir alan tribünlerimizin, maalesef çok saygı duyduğumuz ama neden yaptığı konusunda en ufak bir fikir yürütemediğimiz başkanımız tarafından yok edilmesini üzülerek izliyoruz ve soruyoruz; nedir paylaşılamayan, nedir bu inatlaşma, nedir bu kavga, kime ne faydası vardır !!!.... Geçtiğimiz sene ve bu son olayda, başkanımız tarafından tribün gruplarına veya tribüncü ruhu taşıyan renktaşlarımıza yapılan haksız itham ve hareketlerde, Fenerbahçemiz`in çıkarları için susmamız, sanıyoruz ki olaylara tepki vermediğimiz ya da bu yapılanların haklı olduğunu düşündüğümüz şeklinde bir tablo ortaya koymuştur. Bilinmesini isteriz ki; sessizliğimiz saygımızdır, tepkimizdir ve belki de ümitsizliğimizdir.

Kfy olarak bizler; daha sezon başlamadan tribünlerimize yapılan bu çok tatsız ve kasıtlı saldırılardan ve buna mağruz kalan arkadaşlarımıza karşı takınılan dostane olmayan tavırlardan son derece rahatsız ve o derecede üzüntülüyüz.

Tribüne her koşulda emek veren, yaz-kış, yurtiçi-yurtdışı demeden çubuklu formanın temsil edildiği her yere imkanları elverdiğince gitmeye çalışan ve yaşadığımız bu vahşi endüstriyelleşme sürecinde belki de en büyük sıkıntıları çekmesine karşın, Fenerbahçe mücadelesinde her zaman gururla yerini almış olan Genç Fenerbahçeli arkadaşlarımıza yapılan bu haksızlığı şiddetle protesto ediyoruz.

KFY

1907 UNİFEB Bildirisi

Üç sezon önce tribünlerdeki gidişattan rahatsız olduğumuz için mabedimizde açtığımız pankartta bu sözler yazılıydı. Bu sözler, sadece bir tribün grubu olmayan 1907 ÜNİFEB’in tribün konusundaki değişmeyen duruşunun özetidir. Biz, üniversiteli gençler, Fenerbahçe’nin aydınlık geleceği olma amacıyla çıktığımız bu yolda en başından beri bu duruşumuzun arkasındayız. Ancak, son yıllarda kulübümüzün Avrupa’da en büyük olma yolunda attığı adımları desteklerken, bunun sonucunda eriyen taraftarlık ruhu ve ayrıca iç yüzüne tam olarak hakim olamadığımız bazı tribün olayları karşısında kaygılanmaktayız.

Üzüntümüz odur ki; yitip gitmekte olan, bir zamanların efsanesi Fenerbahçe tribünlerinden başka bir şey değildir.

Bizler, aynı renklere aşık insanların, konumu ve sıfatı ne olursa olsun Fenerbahçe etrafında tek bir yumruk olacağı günlerin hayaliyle yaşıyor ve bunu arzuluyoruz. Hayallerimizi gerçeklere dönüştüreceğimiz güne kadar, aynı dik duruşu sergileyeceğimizi ve bu anlamda üzerimize düşenleri eksiksiz yerine getirme gayretinde olacağımızı da kamuoyunun bilmesini istiyoruz.

101 yıllık Fenerbahçemiz’in tribünleri, bizlere dedelerimizden, babalarımızdan mirastır. Futbolun endüstriyelleşmesi ile birlikte kaybetmeye başladığımız tribün ruhunu yaşatmak adına elimizden gelen her şeyi yapmakta olduğumuzu ve bundan sonra da yapmaya devam edeceğimizi camiamıza bir kez daha duyuruyoruz.

Bütün bunların yanında, tribünlerimizde sadece maddi katkı yaparak yer alan seyircilerimize de saygı duyuyoruz. Ancak bizim onlara duyduğumuz saygı kadar, onların ve camiamızın da tribün ruhunu yaşatmaya çalışan bizlere saygı göstermesini bekliyoruz.

Çünkü biliyoruz ki tribünler, onu yaşatan taraftarlarıyla güzel.

1907 ÜNİFEB Fenerbahçe Derneği

Berrak Tüzünataç

"...Komşuların Tüzünataç'la ilgili şikayetlerinden biri de güzel oyuncunun evinde çıplak dolaşması! Perdeleri kapatmadan evde çırılçıplak dolaşan Berrak, kendisini uyaran komşularına "Geri zekalılar size ne!" diye bağırmış."

Komşularının tümünün bayan olduğunu tahmin ediyoruz. :)

Kaptan Ümit Özat


Haberi Hürriyet'te gördüm. Şöyle yazıyor web sitesinde;

Engelli olmasına rağmen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İngilizce Tıp bölümünü kazanan İrfan'ın azmini ödüllendirmek isteyen binlerce okur Hurriyet.com.tr telefonlarını kilitledi. Yardım için hesap numarası isteyenler, İrfan'a ulaşmak isteyenler ardı ardına telefon açtı, mesaj gönderdi.
Ancak Köln Futbol Takımı Kaptanı Ümit Özat, İfran'ın tüm giderlerini sonuna kadar karşılamak için gönüllü oldu.

Hurriyet.com.tr olarak büyük kaptan Ümit Özat ile İrfan'ı en kısa sürede buluşturacağız.
Sizden gelen yardım teklifleri için de İrfan adına teşekkür ediyoruz...


Kimisi konuşmanla dalga geçti, kimileri bakışlarınla..Bazılar Maraton alt tribünündeki yerlerinden kalkıp sana küfretmek için tellere tırmandı..Ters ayağınla açtığın ortalara güldüler bazen..

Sen hiçbir zaman takılmadın bunlara. Hatta bir keresinde, "Eleştiri olacaksa bizim gibi eskilere olsun, genç arkadaşlara protesto olunca çok etkileniyorlar..Ben bu duruma daha çok üzülüyorum", diyecek kadar erdem sahibi olduğunu gösterdin.

Normalde bu tarz yardım haberlerini bloga taşımak adetim değildir...ama bunu yazmak gerek.. Milyonlar kazanan futbolcuların zaten bunu yapması gerek, denebilir belki..ben olaya daha çok Ümit Özat'a gereken değeri veremedik gözüyle bakıyorum. Ne kadar örnek bir profesyonel olduğunu ve iyi bir insan olduğunu bilmeyen kalmamalı..

Helal olsun sana Ümit Özat...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Michael Phelps

Michael Phelps. Soruyorum. "Phelps sen insan mısın?"..Bende önce de soran çok oldu bugünlerde. Genel kanı. Hayır. İnsan değil Phelps. En azından sizin benim gibi değil.

Bir bakalım. Normal bir insanın iki elini vücudunun iki yanında açtığında, iki elinin arasındaki uzunluk 2 metreyi buluyor. Bu normal olarak insanın boyuna eşittir. Phelps'in boyu 1,93. Yani 8 cmlik bir fazlalığı var. Hadi bunu kabul edelim o kadar olur diyerek. Phelps'in kaburgasının en alt kemiği ile kalça kemiği arasındaki uzunluk normal bir insanınkinden 10 cm daha fazla. Normal bir insanın günde alması gereken kalori 3500-3600 civarında iken Phelps sadece kahvaltıda 7000 kalori alıyor. Kahvaltısı 2 kızarmış ekmek, haşlanmış yumurta, peynirli salata, domates, mayonez, 2 çift sosis, 1 omlet, 3 tost ve çikolatalı pancakeden oluşuyor. Normal yüzücülerin kanındaki laktik asit oranı bir yarış sonrası 10-15 milimol arasında değişiyor. Phelps'de bu rakam 5 milimol. Bu onun herhangi bir yarıştan sadece 30 dakika sonra vücudunun yeni bir yarışa hazır hale gelmesini sağlıyor. Bacakları normal bir insanın yüzmesi sırasında bacaklarının vücutla oluşturduğu açıdan 15 derece daha büyük bir açıyla esneyebiliyor. 7 yaşından beri havuzda. 10 yaşından önce haftada en az 5 saatini suda geçirirken bu 10 yaşından sonra giderek artıyor. Makine mi balık mı olduğu hakkında ilginç makaleler yazılmaya başlandı. Kimileri de ona insan evriminin tekrar geriye, yani suya doğru gidişinin başlangıcı olduğunu söylüyorlar.

Ha tabi sonda belirteyim. Bu adamı rakipleri bitirmek istiyorsa, tek yapacakları iş var.1 hafta Galatasaray kampına göndersinler. Nice pehlivanları bitirdi o kamp. 2 haftada sakatlar kervanına katılır. Bu "sakatlar kervanı" lafına da takmış durumdayım. Kervan. Sanırsınız Kewell'la, Linderoth İpek Yolu belgeseli çekiyorlar. Kervan nedir yahu? Şuna sakatlandı diyin.

L'amore

Rüzgar saçını süpürse mest olur bakışlarım
Adınla uyanır kulaklarım, yüzünle açar göz kapaklarım
En güzel şiirlerimle kaleme adını sayıklatırım
Odamın hayaletisin sessizliğine aşığım

Since 1453

Bu görüşüm yıllardır değişmedi. Devasalık. Mesajın kısa ve vuruculuğu. Tasarımı, renk kullanımı. Enfes bir pankart. Maça kalabalık halde gelen Panathinaikos seyircilerinin bu pankartı görünce dakikalardır sürdürdüklerini deplasman şovunu kesip kalakaldıkları anlatılır durur. Sadece Türkiye'nin değil tüm dünya tarihinin en başarılı pankart çalışmalarından birisi. Kill For You bu pankarttan sonra bana göre Fenerbahçe Stadı'nın en sağlam tribün grubu olmuştur. Hala da öyledir.

Sinan Engin

Tarih 2 Şubat 2008

Havalimanında gazetecilere bir acıklamada bulunan Sinan Engin “Schildenfeld'i uzun süredir takip ediyorduk. Aslında Drpic'ten önce Schildenfeld'i istemiştik ancak fiyatta anlaşamamıştık. 3 gündür süren görüşmeler sonunda verdiğimiz teklifte artırıma gittik ve anlaşma sağladık. Harika bir oyuncuyu kadromuza kattık” seklinde konuştu.

Tarih 2 Mayıs 2008

Sinan Engin, Gordon Schildenfeld'i Dinamo Zagreb'e satmak için Hırvatistan'a gittiği yönündeki haberleri yalanladı. Javno.com adlı internet sitesine özel açıklamalarda bulunan Engin, "Schildenfeld iyi bir oyuncu. Genç ve bacakları çok kuvvetli. Gerçek bir stoperde aranacak bütün niteliklere sahip. Takımızda yer almasından memnuniyet duyuyoruz" diye konuştu.

Tarih 26 Mayıs 2008

Seric'in Besiktas'la anlaşması sonrası Panathinaikos'un taraftar forumlarında adeta bayram havası yaşanırken, forumlardaki görüşlerin Türk basınına yansıması üzerine Sinan Engin, maraton.com.tr'ye çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Seric'in haksız eleştirildiğini savunan Sinan Engin, "Gordon ile kıyaslarsak Maradona'yı transfer ettik" dedi. İşte Engin'in maraton.com.tr'ye yaptığı özel açıklama:

"Gordon ile kıyaslarsak Maradona'yı transfer ettik. Aldığımız oyuncunun arkasındayız. Ona sallayanlar önce Seric'in kariyerine baksınlar. İtalya'da ne kadar oynamış, kaç kere milli olmuş onu bir araştırsınlar. Seri A'da bu kadar oynayıp, bu kadar milli olan böyle bir oyuncunun, daha Beşiktaş'ta oynamadan bu şekilde eleştirilere maruz kalması doğru değil"

Tarih 19 Ağustos 2008

Beşiktaş'ta Seriç'in oynamasına engel teşkil eden Gordon Schildenfeld ile görüşen Menajer Sinan Engin, çok sert bir konuşma yaptığı ve "Seni istemiyoruz. Burada sana yer yok" dediği öğrenildi.

Lig TV'nin haberine göre; Beşiktaş'da Gordon Schildenfeld'in Menajer Sinan Engin ile yaptığı özel görüşmede "Para istemiyorum, tek isteğim Beşiktaş'ta forma giymek" dediği öğrenildi. Bu sabah Nevzat Demir Tesisleri'nde Engin ile bir araya gelen Gordon Schildenfeld'in "Ben sizden para istemiyorum. Burada mutluyum. Beşiktaş'ta kalıp kendimi ispat etmek istiyorum. Beşiktaş'ta oynayacağıma da inanıyorum" ifadelerini kullandığı belirtildi.

Gordon'un bu sözlerine karşılık menajer Sinan Engin çok sert ifadeler kullandı. Engin'in "Seni istemiyoruz. Zaten kontenjanımız da dolu. Yeter artık bizim geleceğimize engel olma. Seriç senin yüzünden oynayamıyor. Neden kendine takım bulmuyorsun? Burada sana yer yok" karşılığını verdiği ifade edildi.

Devrim

"Let the world change you and then you can change the world."

Natalia Vodianova

Kale Arkası

Futbol Aşkının Bedeli

Türkiye, İtalya ve İngiltere'de 3 futbolsever bir futbol sezonunda kendi takımını tribünde, ülke ligi ve Avrupa'nın 5 (4) büyük ligini ve Şampiyonlar Ligi'ni ekran başında izlemek istese cebinden kaç para çıkar? Futbola sevdalanmanın bedeli ne? Mehmet, Luca, John dedim bu taraftarlara, Galatasaray, Milan ve Liverpool taraftarı. Kendi stadlarında maç kaçırmıyorlar. Üç taraftarın da dijital platformlara geçmişte üyelikleri ve evlerinde HD televizyon var...

Türkiye
Mehmet, Galatasaray kapalı tribün kombinesine 1.600 ytl veriyor. Sıra naklen yayınlarda. Lig Tv'de haftada 4 maç izleyebilecek. Premier Lig'i de seyretmek istediğinden EkoSpor paketi yerine Spor paketi almak zorunda. Aylık 85 ytl. Maçları HD seyretmek istiyor ve Digiturk Plus için 900 ytl ödüyor. Deplasmandaki maçları HD seyredip seyretmeyeceğini bilmiyor. Şampiyonlar Ligi'nin tüm maçları D Smart'ta. D Smart HD decoder 690 ytl. Mehmet'in lig başlamadan cebinden çıkan para 4 bin ytl

İtalya
Luca, Milan taraftarı. Maçları San Siro'da Güney Kale arkasında seyrederdi ama Fossa dei Leoni kapandığından beri o da Mehmet'in seyrettiği Kapalı tribünün muadili Rosso tribünü 2. kattan alıyor kombinesini. 350 euro ödüyor. UEFA Kupası maçları için ayrı bilet almak zorunda. Sky Italia'dan HD decoder alıyor. Fiyatı 150 euro! Internet'ten online alsa bedava ama uğraşmıyor işte! Serie A ve Avrupa liglerini izlemek için aylık aboneliğe 26 euro ödüyor. Pazar günü oynanan 7 maçı da naklen seyredebilecek, isterse hepsini tek ekranda takip edebilecek. Luca nın cebinden çıkan para 812 euro. 1430 ytl

İngiltere
John uzun yıllardır kombine sahibi ve yeni sezonda da yenileme hakkını sahip. Maçları Kop tribününden izliyor ve bu sezon ödeyeceği rakam 700 sterlin. Mehmet ve Luca gibi Kapalı(Maraton) tribünden izlemek istese vereceği fark 50 sterlin. John Premier Lig'deki tüm maçları HD izlemek istediğinden Sky'dan HD decoder alıyor. 150 sterlin ödüyor. Ona bir de Usain Bolt hızında bedava internet bağlantısı veriyorlar. Arkadaşı Mehmet emekleyen Adsl için ayda minimum 50 ytl vermek zorunda. John'un tüm ligleri izlemek için farklı decoderlara ihtiyacı yok. Sky'dan Sports Mix paketini alıyor. Aylık 36 sterlin ödeyecek. John'un bu sezon futbol aşkı uğruna ödeyeceği toplam rakam Kraliçe'nin parasıyla 1210. Bizim paramızla ise 2 bin 670 ytl.

Mehmet, Kewell ve Meira gibi yıldızların takımına gelmesinden memnun. Luca, Kaka ve Pato'nun yanında bu sezon San Siro'da Ronaldinho'yu da göreceği için mutlu. John artık takımından şampiyonluk bekliyor. Torres yine en büyük gol umudu. Mehmet, Luca ve John'a aylık maaşlarını soruyorum. "Erkek adam kazandığı parayı söylemez" diyor Mehmet. Luca ve John da kafa sallıyorlar...

Yazı: aceto balsamico

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Aman Edibe Sözen Duymasın!

Irak’ta Sünni halk içinde kök salmaya çalışan El Kaide terör örgütü, Afganistan’daki Taliban’ı bile geride bırakan “haram anlayışı”yla tepki toplamaya başladı. Koyduğu kurallara uymayanları katleden El Kaide, halkın gündelik yaşamına ilişkin düzenlemeler kapsamında kadınların pazardan salatalık almasını yasakladı.
Salatalığın şekil olarak erkek cinsel organına benzediğini savunan terör örgütü, domatesi de “dişi cinsten” saydı. Anbar’daki Sünni aşiret şeyhi Hamid El Hayyes, İngiliz Reuters ajansına yaptığı açıklamalarda, “Memeleri meydanda diye dişi keçileri dahi öldürüyorlar. Kuyruklarının yukarı doğru kıvrılması bile haram sayılıyor” diye konuştu.
El Kaide’nin yasaklar listesinde dondurma da yer alıyor. Dondurma alım satımını yasaklayan örgüt, gerekçe olarak dondurmanın Hz. Muhammed zamanında bulunmamasını gösterdi. Kuaförler ile kozmetik ürünleri satan dükkânlar öteden beri El Kaide’nin hedefleri arasında bulunuyor.
***
Korkumuz gençlerin bir numaralı(!) koruyucusu Edibe Sözen'in Almanya'ya(bahsedilen kanunlar Almanya'nın neresinde, hangi döneminde vardı o da ayrı muamma) özenerek dahiyane bir kanun teklifi yaptığı gibi bu konuda da Irak'a özenmesi..

Yıl: İkibinbilmemkaç


-Dede biz nasıl demokratikleştik?

-Herşey bir dava ile başladı evladım.

-Ne davası?

-Sen bilmezsin eskiden bu düzene düşman laik bir kesim vardı ülkemizde ,onların bizi yok etmek için açtıkları dava.

-Laikler evet, o resimlerini asmanın yasak oldugu adamın torunları değil mi?

-Evet putperestler işte ta kendileri. Neyse evladım anlatayım sana da öğren ne zorluklar çektik ;
arkamızda şu anda bağlı oldugumuz gücün desteği , fakir fukara halkı sonradan zam yaparak 2-3 katına satacagımız ürünlere boğarak kendi tarafımıza çekmemiz, ki zaten biliyorsun müslümanın fakiri-açı önemli değil iman eksiği olanı önemlidir, zaten geçmişten ideolojik bir tabanımızda vardı o ve en son olarak sonrasında aynı sektöre girdik diye sorun yaşayıp bize düşman olan putperest medyanın da desteğini alarak 2.defa başa geçtik.
Herşey demokratikleşirken denizlerimizde gemi(cik)lerimiz, topraklarımızda yabancılar çoook ucuza salınırken, birden bir yezid çıktı ortaya, namı da cumhuriyetin başsavcısı , şimdi soracaksın neden cumhuriyet diye eklemişler başına onu da anlatayım, o laiklerin başı bu ülkeyi dinsizleştirdiği sırada belki bu düzene en tepeden bir darbe gelir de laik cumhuriyet denilen yezid düzenin korunması icab ederse işte o kafir çıkıp bunlara dur desin diye.

-E ne yaptı o adam peki dede?

-Ne yapacak demokratikleşme sürecimizin başlarında daha annenler okullara burkaları bırak türbanla bile giremiyorken, kadınlar okul bitirmiş veya bitirmemiş heryerde çalışabiliyorken , etrafta türlü özgürlük kafirlikleri cirit atıyorken , bugünkü halimize gelmemizi engellemek için bizi onların demokrasi anlayışına göre dava etti.

-Kime?

-O yezidlerin taptıkları bir kitap vardı adı anayasa, devleti surelere göre değil de kendi buldukları, o topraklarımıza gelip satın alsınlar diye kanunlarımızı değiştirip önlerini açtığımız yabancıların , kendi kafir halkları için çıkarttıkları kanunlardan da yardım alarak oluşturdukları bir kitaptı bu. İşte bu kitaba uymayan gerçek müslümanları yargılayan bir mahkemeye şikayet etti bizi; adı da anayasa mahkemesi idi.

-Dava nasıl gelişti peki?

-Biz önceden istihareye yatıp önlemlerimizi almıştık evladım. Zaten bu süreç içinde bütün yabancı kafir dostlarımız ülkelerindeki bankalarına aracı kurumlarına falan davanın sonucunu 15 gün öncesinden net olarak şifreli halde yollamışlardı. E zaten onları kıracak halimiz de yoktu biliyorsun bizde ticaret sünnettir.

-Neydi o sonuç?

-Beklenilen gibi oldu evladım, o 10 tane kafirden 6 tanesi bizi suçlu buldu, ceza olarak kutsal partimizin kapanmasını istediler, 4 tanesi yeterince suçlu değiller az suçlular dedi ve zaten elimizdeki en büyük güc olan paranın yüzde 10'unu elimizden alarak bizi cezalandırmak istedi. Aa bunların içinde öyle birisi vardı ki o 10 tane yezidin göremediğini tek başına gördü ve suçsuz olduğumuza karar verdi. Kurtuluş mücadelemizin bu en büyük savaşının zafer konuşmasını da çıkıp tek başına tüm halkın önünde "bir daha bu tür davalarla gelmeyin, ben bu partiyi kapattırmam" dercesine coşku ve huşu içinde yaptı. Çok müslüman adamdı nur içinde yatsın..

-Amin demokrasi hatta değil mi dede

-Amin evladım amin...

Bizi Bitiremeyeceksiniz!

30 Temmuz 2008 Çarşamba günü kendi sahamızda oynadığımız Mtk maçı esnasında Maraton Üst E Blok'ta gerçekleşen ufak çaplı tartışmalar ve büyütülmeyecek olaylar sonucunda bugün itibariyle Sefa ağabeyimiz ve grubumuzdan bazı kardeşlerimize 1 yıl spor müsabakalarından men + para cezası getirilmiştir. İşin komik ve ilginç yanı ceza alan kardeşlerimizin içerisinde maçta olmayanlar, Migros Kale Arkası Tribünü'nde olanlar, olaylar esnasında koridorda namaz kılan ve daha henüz tribüne girememiş olanlar (Mtk maçına gelenler bilirler ki gişelerde ki yoğunluk yüzünden maça geç girenler olmuştu) yer almaktadır. Bu cezanın amacı GFB'ye karşı yapılan alışıla gelmiş ve ısmarlama oyunların son perdesidir. Fenerbahçe için yapmış olduğumuz her iyi işe bir gölge düşürmek amacıyla ve tribündeki varlığımızı sekteye uğratma amacıyla yapılmış bu tezgahlar artık maalesef kabak tadı vermiştir. Bu tarz hareketlerin ve yapılan bu yıpratma operasyonlarının artık GFB'den çok Fenerbahçe'ye ve tribünlerine zarar verdiğini görememek, göz yummak ve müdahale etmemek Fenerbahçe menfaatleriyle zıtlaşmaktadır. Amacı Fenerbahçe'ye hizmet eden bir grubu takdir etmek ve desteklemek yerine pasifize etmek Fenerbahçelilik'le ne derece bağdaşmaktadır?

Bizlere sahip çıkması gereken kişiler maalesef gerekli birimlerle iş birliği yaparak bu oyunları engellemek yerine bu oyunların başrolünde yer alarak bizleri hayal kırıklığına uğratmaktadırlar. Acaba bu oyunlar bizlere yapılan bazı teklifleri kabul etmediğimiz için mi olmaktadır? Aslında konuşmamız ve söylememiz gereken çok şey var ama yine de Fenerbahçe menfaatlerini göze alarak susmayı tercih ediyoruz ve takdiri kamuoyuna bırakıyoruz. Fenerbahçe camiasına yakın kişiler bu olayların iç yüzünü ve mağduriyetimizi bilmektedirler fakat kimse bu olaylara tepki verme cesaretini gösterememektedir. Aslında her zaman ki gibi üstümüze oynanan bu oyunlar bizleri birbirine daha çok kenetlemektedir.

Saygılarımızla,

Genç FENERBAHÇELİLER

12 Ağustos 2008 Salı

Kombine Fiyatları

Sezon öncesi şu kombine fiyatlarının bir listesini yapalım dedik. Her ülkeden 3 büyük takım, 1 ortalama takım ve 1 tane de düşme adayı takım seçtim. Bilet fiyatları ortalama fiyatlar. Yani fiyatları 150 euro yukarıya 150 euro aşağıya çekin. En pahalı ve en ucuz bilet fiyatları karşınıza çıkıyor işte. Biz ortalamalardan gidelim. Belirteyim İspanya'da Real Madrid gibi kulüplerin kombine biletini almak için mutlak surette kulübün üyesi olmak gerekiyor, ayrıca kombine bilet için başvurduğunuzda en az 2-3 yıl beklemek zorunda kalıyorsunuz. Her sene 65.000 civarı bilet satışa çıkıyor ve fiyat ortalama 600-700 euro arasında değişiyor. 450.000 üyesi olan bir kulübün 65.000 kombinesine talip olunca da her isteyenin sahip olamaması çok normal.

İngiltere: Manchester United: 896 EUR, Chelsea 980 EUR, 780 EUR, Blackburn Rovers 450 EUR, Wigan Athletic 350 EUR

Almanya: Bayern Munchen 530 EUR, Schalke 04 460 EUR, Hamburg 403 EUR, Borussia Dortmund 369 EUR, Hoffenheim 216 EUR

Hollanda: PSV Eindhoven: 405 EUR, Ajax 452 EUR, Feyenoord 337 EUR, Groningen 217 EUR, Heracles Almelo 190 EUR

Türkiye: Fenerbahçe 944 EUR, Galatasaray 906 EUR, Beşiktaş 561 EUR, Trabzonspor 275 EUR, Eskişehirspor 317 EUR

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Türkiye’ye "Yenilenmiş Bir Sol ” Lazım

- AKP, uzlaşma, Anayasa, AB, demokratikleşme vs. için yeni bir başlangıçtan söz edilirken acaba bu arada sol adına da yeni bir sayfa açmak mümkün mü?
Gerekli ve mümkün, ama o kadar kolay değil.
- Neden gerekli?
Türkiye’de sol başlığı altında iki kanal var şu anda: Bir tanesi daha merkeziyetçi, daha otoriter ve AKP’yi sandıkta yeneceğine inanmayan, bu konuda kendine de halka da güvenmeyen, bilakis halkı çıkarlarını bir sepet uğruna satabilecek insanlar olarak gören ve hala “Solcuyum” diyen bir kanal. Diğeri de daha özgürlükçü, ama oy alamayan, yüzde 1’leri aşamayan bir kanal. Demek ki Türkiye’de solun kitlelerle buluşabilmesi ve bir seçim başarısı elde edebilmesi için mutlaka yenilenmesi, değişimden geçmesi şart.
- Peki neden kolay değil dediniz?
Çünkü yenilenme ancak bir partinin üst kadrosu bunu yapmaya çok kararlıysa kısa sürede olabilir, ama CHP’de böyle bir olasılık yok. Bu yenilenme CHP içinde gerçekleşebilecek bir yenilenme değil. Sol için yeni bir sayfa, ancak CHP dışında açılabilir.
- Birleşme formülü için ne diyorsunuz?
Birleşme sözcüğüyle yetinen bir formüle karşıyız, çünkü yenilenme olmazsa birleşmenin de bir anlamı olmaz. Eski anlayışa sahip küçük partileri bir araya getirip, eski anlayışa sahip büyük bir parti yaratmanın çok anlamı yok.
İnsanlara bu projemizi anlatacağız. Sosyal demokratlara… “Sosyalistim, ama bu programı beğendim” diyenlere… “Demokratım, ama ben de bu programa varım” diyenlere… Kararsızlara… “Elim kırılsaydı”cılara… CHP için “Halka tepeden bakıyor” diyenlere; “Çözüm önerileri karşısında tıkayıcı davranıyor”, “Ortaya somut projeler getirmiyor”, “Yeterince özgürlükçü davranmıyor”, “Darbelere yeteri kadar karşı çıkmıyor”, “Zaman zaman askerin arkasına saklanıyor” diyenlere…
Ayrıca biz AKP’ye oy veren yüzde 47’ye de talibiz. Pekâlâ, kendini sağda görüp, “Ama böyle bir yenilenme faydalı, Türkiye’nin ihtiyacı var” diyenlere… AKP’yi “Ekonomik olarak halkın yararını yeterince gözetmiyor” diye eleştirenlere… “AKP de kendi zenginlerini yaratıyor”, “Laiklik konusunda gayrisamimi davranıyor”, “Türkiye’de uzlaşmaya yeterince önem vermiyor” diyenlere...
Yeni sol tüm bu kesimlerin toplamından oluşmalı. Üstelik bunu yaparken kimseye de “Ben solum sen de sol ol” diye ısrar etmek gerekmez. “Ben sana şu şu politikalarda hizmet vereceğim, katkı yapacağım, senin sorunlarını çözeceğim diyebilmek” yeterlidir.
- Ya bu çabanızı çok romantik bulanlar çıkarsa?..
Herkes istediğini söyleyebilir, ancak Avrupa’daki sosyal demokrat partiler de 1970’lerin sonunda krize girdi ve çok uzun bir tartışma, yenilenme, kabuk değiştirme süreci yaşadı, ama ondan sonra da iktidara geldiler. Çok romantik bulacak olana ben şunu söylerim; sizin alternatifiniz ne? Eğer bu soruya daha az romantik, daha realist bir cevap verilirse ben şapkamı çıkartırım. Ama ben o cevabın ne olacağının garantisini de şimdiden verebilirim size: “Yüzde 20’ye talim eden bir CHP.”
- Bir de şöyle umutsuzlar çıkabilir, “Hocam çok güzel konuşuyorsun da arkanda maddi bir güç yoksa başaramazsın.”
Şimdi bizim arkamızda çok büyük bir para gücü olsaydı zaten bu kadar rahat güzel konuşuyor olamazdık. Kaldı ki Obama kampanyasının çok büyük bir bölümü de küçük küçük katkılara dayanıyordu.
- Bir öneriniz var mı böyle umutsuz vatandaşlara?
Şunu öneririm ben; Düşündüğünüz, özlediğiniz Türkiye için bir katkıda bulunmak istiyorsanız siyasi çalışmaların bir tarafından tutmanız şart. Evet, sivil toplum kuruluşları da, meslek odaları da çok değerlidir, ama ülke çapında bütünsel bir dönüşüm için siyasi parti şarttır. Dolayısıyla bu vatandaşlarımıza şunu derim: “Tut bir tarafından. Şu çorbada senin de tuzun bulunsun kardeşim!”
- Solun yenilenmeye ihtiyacı var da, peki Türkiye’nin gerçekten sola ihtiyacı var mı?
Tabii var, Türkiye’nin pek çok sorununu asıl bir sol parti çözebilir. Mesela laiklik ile ilgili tıkanmayı, kimsenin laiklik konusundaki tutumundan şüphe etmeyeceği, yabancılık duymayacağı bir sol çok daha kolay çözebilir.Başka her alanda… Mesela demokratikleşme konusunda Türkiye’nin öncü bir sola ihtiyacı var. Biraz evvel söylediğim şeyler bu kapsama girer. Aynı şekilde Kürtler ile ilgili sorunların çözümleri de bu kapsama girer. Kürtler ile ilgili mesele demokratik ve özgürlükçü bir sol tarafından kesinlikle daha hızlı çözülür. Mesela 301’inci madde... Öncü bir sol olsaydı 301’de AKP’den geride kalmayı asla içine sindiremezdi.
- “Ekonomiyi AKP’den daha iyi götürürüz” diyebiliyor musunuz?
Onu zaten en başta diyoruz. Evet, dünyada 1980’lerden itibaren muazzam bir neoliberal rüzgâr esti. Ama artık gerek literatürde, gerekse birçok yerdeki uygulamada bu neoliberal rüzgâr aşıldı. Fakat AKP henüz aşabilmiş değil, hâlâ aynı yerde. O yüzden de ekonomiyi dönüştüremiyor. Türkiye’yi 10 yıl sonra çok daha ileri bir noktaya getirecek teknoloji politikası, sanayi politikası AKP’de yok, çünkü piyasayı yönetmeye inanmıyor. Aynı şekilde sosyal politikası da çarpık. Sosyal politikadan anladığı vatandaşa ulufe dağıtma, hibe yapma, kendine bağımlı kılma anlayışı. Zaten ne anladığını 1 Mayıs’ta gördük, Tuzla’da gördük, belediye işçilerine biber gazı sıkarken gördük, Çay-Kur işçileri Hak-İş’e geçmeye zorlanırken gördük…
- Peki sizin piyasaya bakış açınız nedir?
Biz ne piyasa mekanizmasını her açıdan denetlemeye çalışan devletçi bir politika olmalı diyoruz, ne de AKP’nin 5-6 yıldır uyguladığı gibi kökten piyasacı bir politika… Sosyal demokrasi özelleştirmeye de, piyasa mekanizmasına da eleştirel bir bakış açısına sahiptir. Ama eleştirel bakış açısı derken piyasanın başarılarını veya pozitif taraflarını görmezden gelmez, “Piyasaya sonuna kadar karşıyım” tavrını benimsemez. Ancak şunu bilir: Müdahalesiz, denetimsiz bir piyasa mekanizması eşitsizlik, dezavantajlı sosyal kesimler, mağdurlar yaratıyor. Piyasa mekanizması işsizliğe ve yoksulluğa karşı çözüm üretmekten aciz. Çevrenin tahribine yol açıyor. Bütün bu nedenlerle piyasanın denetlenmesi ve yönlendirilmesi gerekli. Sadece sosyal açıdan değil, ekonomik açıdan da denetleme gerekir. Çünkü uluslararası rekabet gücüne sahip olabilmeniz, teknolojik yenilik yapabilmeniz ancak devletin rasyonel düzenlemesiyle mümkündür. Ama bu düzenleme de eski devletçi kafayla yapılamaz. Bu ancak bir yandan sendikalarla bir yandan iş çevreleriyle diyalog içerisinde yapılabilir.
Türkiye’de sol görevini sadece eleştiri yapmakla kısıtlıyor. Halbuki amaç eleştirmenin ötesinde geliştirmek ve dönüştürmek. Böyle bir sol Türkiye ekonomisini dönüştürebilir de…
- Peki liberallerden nerede farklısınız?
Farklıyız, çünkü insan özgürlükleri eşitlikle ve ekonomik sosyal olanakla hayata geçer. Aksi takdirde özgürlükler kâğıt üzerinde kalır. İnsanların 5 kilometre gidecek paraları yoksa seyahat özgürlüğü bir şey ifade etmez. Biz iş, konut, sağlık, eğitim alanlarında piyasa yasaklanmalı demiyoruz, ama devlet bu alanlarda vatandaşının önünü açmakla görevlidir.
- “Yüzde 47 almış olan bir partinin tepesinde de Demokles’in kılıcının olması ayıp değil mi Hocam” dersek?
Şöyle söyleyeyim; mesela Avusturya’da Jörg Haider’in frenlenmesi AB’nin müdahalesiyle oldu. Avusturya’nın içişlerine müdahaleydi o aslında. Zaten AKP’nin esas hatası da aslında tam bu konuyla ilişkili, AKP’nin demokrasiye bakışıyla… Zaten Türkiye’deki merkez sağın bakışı hep böyle olmuştur; sandıkla sınırlıdır. Yani demokrasiyi sadece bir çoğunluk rejimi olarak görürler. O nedenledir ki “çoğunluk rejiminden çoğulcu bir anlayışa geçemediği sürece” AKP’nin tökezlemesi ihtimali var. Şimdi eğer o Demokles’in kılıcı eğer bir yargı kararına dayanıyorsa veya insan hakları evrensel bildirgesine dayanıyorsa veya AB’deki insan hakları anlayışına dayanıyorsa o kılıç orada durur.
***
Yazının tamamı için tıklayın.

Başbakan'ın Başka Bir Adrese Yönelmesi Gerekiyor

...
Bu belgeler arasında ciddiye alınması gereken ve doğrudan bir suç örgütlenmesine işaret eden çok önemli, inandırıcı deliler var. Üstelik bunların bir bölümü , Susurluk gibi geçmişteki skandallara yeni baştan bakmamızı , hatta yeni soruşturmalar açılmasını zorunlu kılacak ciddiyette.
Bu belgelerin gün ışığına çıkması Türkiye’nin önünün açılması açısından bir şans olmuştur. Savcı Zekeriya Öz, bu belgelere ulaşarak büyük bir hizmet yapmıştır.
Belgeler arasında ikinci bir kategoride doğrudan ya da dolaylı bir şekilde hiçbir suça işaret etmeyen, dolayısıyla hukuken delil niteliği tartışmalı olanlar da var. Bu bölümde , kişiler arasında yapılan ve tümüyle vatandaşların özel hayatlarını ilgilendiren ve Anayasa’nın güvence altına almış olduğu haberleşme hürriyeti açısından problemli bir durum yaratan özel telefon konuşmaları da yer alıyor.
Örneğin bu bölümde Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk’un gazetenin Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız ile yaptığı ve ikisinin Rio karnavalı hakkındaki fikir teatisinde bulundukları konuşmaları da okuyabiliyorsunuz. Bu konuşmalarda yüzlerce kişinin ismi geçiyor.
...
Üçüncü bir kategoride ulusalcı oluşumlara mensup şahısların kendi başlarına yazdıkları raporlar bulunuyor. Bunlar şahısların hazırladığı, hiçbir resmi niteliği olmayan, her tür iddianın hiçbir sınır tanınmaksızın dile getirilebildiği belgeler.
...
Savcı Öz, belli ki , eline geçen bütün belgeleri herhangi bir ayıklamaya tabi tutmaksızın iddianamenin içine serpiştirmekte, ayrıca hepsinin orijinal metinlerini üç DVD’de toplayıp ek halinde soruşturma dosyasına dahil etmekte herhangi bir sakınca görmemiş.
Sonuçta, yüzlerce insan Türk kamuoyuna Ergenekon örgütlenmesiyle ilişkileri varmış gibi tanıtılıyor, bu arada sahte belgeler üzerinden çok sayıda insanın kişilik hakları zarar görüyor. Bu durumun yol açtığı hukuki sorunlar ve muhtemel sonuçları ayrı bir yazı ya da yazı dizisinin konusudur.
...
Bu uygulamanın en son iki kurbanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt oldu.
Çünkü, iddianamenin ekindeki üçüncü DVD’nin 313’üncü klasörünün 33’üncü sayfasında Ergenekon tutuklusu emekli Albay Fikri Karadağ’ın evinde ele geçirilen “Kuvay-ı Milliye” antetli bir belgede ikisi arasında geçtiği ileri sürülen bir konuşma yer alıyor.
Asgari mantık ve izan sahibi herkesin kurmaca olduğunu kolaylıkla anlayacağı bir metin bu. Erdoğan Büyükanıt’a “Sizinle anlaşalım, BOP’a evet deyin , Rockefeller bizi ihya eder”önerisinde bulunuyor. Büyükanıt ise “Siz bir faciasınız. Bu ihanetiniz cezasız kalamaz. Bu iğrenç ortamdan çıkıyorum” yanıtını veriyor.
Milliyet, bu haberi birinci sayfadan “Hayali Konuşma” başlığı ile verdi, içeride verilen haberde belgenin kurmaca olduğu da özellikle vurgulandı.
...
Anlaşılamadık olan, Başbakanlık tarafından önceki gün yapılan açıklama. Günlerdir onlarca kişinin kişilik hakları iddianamenin içinden ya da eklerinden yayılan kurmaca belgeler nedeniyle zarar görürken buna sessiz kalan Başbakan Erdoğan, işin kendisine dokunduğu noktada birden tepki gösterme ihtiyacını duyuyor ve bunu yayımlayan gazeteyi “ciddiyetsizlik” ve “sorumsuzlukla” suçluyor.
Bu suçlamayı kabul etmiyoruz Sayın Başbakan.
Bir sorun var gibi gözüküyor ama galiba bir başka adrese yönelmeniz gerekiyor.

Yazı: Sedat Ergin (yazının tamamına linkten ulaşabilirsiniz)

Anna Lynne McCord