8 Temmuz 2008 Salı

Gereksiz 10 Spor

Aslında içinde yarışma ruhunun olduğu herhangi bir müsabakayı "gereksiz" olarak nitelememek lazım. Zira o ruh herhangi bir organizasyonun heyecanını, değerini, izlenirliğini kat kat artırıyor. Özel futbol maçları ne kadar zevksizdir bilirsiniz. Şahsen bugün (olmaz ya) 1970 yılı Pele'li Brezilya kadrosu ve 1986 yılı Maradona'lı Arjantin özel maçta karşı karşıya gelseler, diğer yanda Hull City-Torquay United FA Cup 3. tur maçı olsa, oturup ikincisini izlerim. Zira işin içinde ulaşılması gereken bir hedef için bir mücadele vardır. Dolayısıyla bu yöndeki tüm sporların bir anlamı var. Ama bazıları bu yukarıda saydığım ruhu taşımalarına rağmen bana işkence gibi geliyor. Aşağıda bunlardan bir 10 yaptım. Tabi liste tamamen kişisel, çıkması ve girmesi gerekenleri de siz ekleyin artık.





1-Curling:
Bu sporu henüz bilmeyenler direk iki numaraya geçsinler, hiç bulaşmasınlar zira. Açık söylüyorum ki zamanında mahallede oynadığımız uzun eşek, dokuz taş gibi oyunlar olimpik spor olsa daha anlamlı olurdu. Hiç olmazsa onlarda bir denge var, bir güç, dayanıklılık gereksinimi var. Bu nedir allahaşkına? Bu sporun oyuncuları neye göre seçilir, takımı neye göre kurulur, madalya kazanan neye sevinir çözmüş değilim.

2-Squash: Şimdi tenisi anladım, masa tenisini anladım, kendimi zorladım badmintonı da anladım (hoş onu da zor anladım ya), bu ancak Michael Douglas ve türevi adamların yapacağı spor nedir allahaşkına. Jelena Jankovic'le aynı hapishaneye düşsem zaman geçirmek için yapmam bu sporu. İki tane adam (bu spor için özel olarak yapılmış (!) raketle yine özel olarak yapılmış topu bir duvara çarptırarak) sözde bir spor yaparlar, biz bunu küçükken futbol topuyla yapardık. O daha zevkliydi. Bu sporun önemli bir ayrıntısı da bittikten sonra enseye havlu koyup betona oturmaktır.

3-Golf: Ölene kadar yapılabilecek tek spor derler golf için. Ben gençliğimin baharında bile yapmam. Kısaca anlatacağım. Triathloncu adam, önce yüzüyor, sonra bisiklete biniyor, sonra da koşuyor. Bu elemanlar ne yapıyor? Bir topa vuruyorlar (kendilerini 5 dakika ayarlayarak), sonra öbür deliğe hooop arabayla yolculuk. İlki de sporcu bu da sporcu. Yemezler. Araba süreceksiniz pilot olun yahu. Pistler sizleri bekler.

4-Beyzbol: Biraz biberleyelim Joe. Biberleyelim de fazla uzatmayalım. Bendeniz Ümraniye gibi Allahın zaman zaman unuttuğu bir yerde yetişmeme rağmen hayatımda 2 tane mahalle maçını beyzbol dalında yapmş bir adamım. Yani sporu Amerikan filmlerinden değil bizzat oynayarak biliyorum. Biliyorum, biliyorum da mahalledeki o maçtan sonra 3 komşumuz "bu ne sıkıcı mahalle" diye Avrupa yakasına taşındılar. Tamam Amerikalılar bayılıyor, tamam tribünleri dolup taşıyor, ama yok, ben bu oyunu izlerken (kuralları bilmeme rağmen) uyuyorum. Yine de bu sene Red Socks favorim Mitch.

5-Monster Jam: Aslında hepimizin bildiği bir aktivite bu. Şu iki katlı apartman büyüklüğündeki tekerleklerle, hurda olmuş arabaların üzerinden geçme aktivitesi. Şimdi o tekerleklerle belli bir hıza ulaşmak imkansız zaten. Bir de 30 bin kişi toplanıp zaten hurdası çıkmış arabanın kaportasının çökmesini, camlarının patlamasını izleyip, neden zevk alıyorlar anlamıyorum. Zaten, zaman zaman bu araçlar arabaların arasında sıkışıp kalırlar, geçemezler, tam bir işkence olur. Aman kalsın, bana Nascar, Ralli ve Formula 1 yetiyor.

6-Ski Jump:
Kar ve kayakla ilgili her spora anlayışlıyım. En sevdiklerim (tabi ki) buz hokeyi, sürat pateni ve "luge" denilen kayağa sırt üstü uzanarak neredeyse 100 kilometre hızla gidilen dallar. Ama bu tepeden kayarak gelip, platformdan zıplayarak en uzağa düşme üzerine kurulu "ski jump"ı anlamıyorum. Aslında mantıken sırıkla atlamadaki hareketler zinciri bunda da var. Ama sırıkla atlamayı her zaman izlemişimdir. Ama bu kayakla zıplama olayına o kadar olumlu bakmıyorum.

7-Halter: Bu sporun gereksizliği insan vücuduna verdiği zarardan ve beni izlerken germesinden. Zira ben o halter kaldırıldığında her an kollar kırılacak diye korkuyorum. Tamam bir sürü büyük halterci çıkardık ama o vücuda verdiği zararı gördükten sonra istersek her olimpiyatta 50 tane madalya alalım beni bağlamaz. Halil Mutlu'nun yıllar önce rekor kırdığı bir kaldırışta vücudunun aldığı şekli gördükten sonra bu sporu izlememeye karar verdim.

8-Senkronize Yüzme: Bu spor değil, eminim ki Nişantaşı'nda Vakko'dan aşağı markadan alışveriş yapmayan 2 kadını alın suya koyun, sokakta nasıl yürüyorsanız suyun içinde de öyle yürüyün deyin, her olimpiyattan altın madalyayla döneriz. Bu sporun ikili olanı ve takım halinde olanı vardır, suyun içinde bir aşağı bir yukarı çıkar dururlar, burunda bir mandal, suratlarda hep aynı sırıtma, bayık bir müzik. Havuzdan tiksinir oldum sayelerinde.

9-Binicilik:
Şimdi Veliefendi'deki o heyecanı, o galopu, sprinti, "bariyer dibinden Nurbatur geliyor, dış kulvardan da.......Velociraptor koptu geliyor"u yaşamış adam tintin giden atların engellerin üzerinden atlamasını seyreder mi? Atı şöyle mahmuzlamadın mı, son 800'e bir boy farkla önde girmedin mi atlı sporların zevki çıkmaz ben bunu bilirim. Bu arada adı geçti atlamayalım. Velociraptor kannımca hipodromların gördüğü en iyi 2-3 attan bir tanesiydi. Kulakları çınlasın, yelesi rüzgarlansın. Onun sayesinde Ankara TJK 124 numaralı bayi Flying Dutchman'ı az zengin etmedi.

10-Hentbol: Tamam saydıklarımızın arasında en "spor gibi spor" hentbol. Ama ben bu oyunun aşırı rahatlığına karşıyım. Bir kere diğer popüler 3 takım oyununun şöyle bir özelliği var. Futbolda topu ayağınızda fazla tutmanız ve üstüste 9-10 pas yapmanız zordur, zira sürekli baskı görürsünüz, basketbolda hücum süreniz, voleybolda vuruş sayınız sınırlıdır.Hentbolde böyle bir şey yok. Hücum süresi yok, faul kararları kolay çalınıyor, genelde üzerinize baskı yok, hatalı yürüme kararları çok ender olur çünkü büyük serbesti tanınmıştır, top hücum bölgesine gelene kadar pek bir heyecan yaşanmaz, eee ben ne yapayım öyle takım sporunu.

Yazı: Flying Dutchman

Bir Garip Sorgulama

Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan kişilere sorgu sırasında sorulan sorular ve suçlamalara kanıt gösterilen şeyler insanı resmen dumura uğratıyor. Mesela Mustafa Balbay'a
gizlice çekilmiş Jandarma Genel Komutanlığı ziyareti videosu izlettirilip neden ziyaret ettiği, Hurşit Tolon'u makamında ziyareti, aynı soruşturmada tutuklu bulunan gazeteci Vedat Yenerer'in internet sitesinin verdiği "yılın kuvvacısı" ödülünü neden aldığı, sendika başkanı Mustafa Özbek ile neden samimi olduğu soruluyor. Odasında bulunan "CHP'ye katılması gereken isimler" listesi ise suç delili olarak sunuluyor. Ufuk Büyükçelebi'ye ise telefonda devlet büyükleri ile ilgili neden küfürlü konuştuğu, Hurşit Tolon'u neden telefonla aradığı sorulurken bir röportajı sırasında eski rektör Kemal Alemdaroğlu ile resmi suç kanıtı olarak gösteriliyor. Osman Gürbüz'e ise neden Mersin'de bayrak yürüyüşü düzenleyip bayrak dağıtıp bu yürüyüşe katıldığı soruluyor..

Ne soruşturma, ne kanıtlar ama be; helal valla..

Mimar Olanlara ve Kendini Mimar Hissedenlere

O kendini iyi biliyor!.. :)

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Bir Genç Kızın Gizli Defteri

Ergenekon soruşturması ile beraber AKP yanlısı basın (Taraf, Birgün, Star, Sabah, Yeni Şafak, Zaman vb.) Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in sözde günlüğünü tefrika halinde nedense temcit pilavı tadında tekrar yayınlamaya başladı. Buna sözde günlük diyorum çünkü Taraf gazetesi günlüklerin mahkemece kanıtlandığını ileri sürse de halen bunu doğrulayan bir resmi yazı piyasada yok. İkincisi herkes bu günlüğü tartışadursun, nedense bu günlüğün nasıl ortaya çıktığını araştıran, soran eden de yok.

Bilmeyenlere anlatalım; bahsi geçen günlüğü ilk kez yaklaşık bir yıl önce Nokta dergisi yayınladı. Fakat inatla bu belgelerin nasıl ellerine geçtiğini söyleyemediler. Ellerine geçme şekli konusunda elimizde iki yol var: Birincisi bu günlüğün tamamen kurgu olduğu, Özden Örnek'e ait olmadığı. İkincisi ise bu günlük gerçekten Özden Örnek'e ait, bu durumda günlük Özden Örnek'in bilgisayarından hukuk dışı bir şekilde "çalındı", evet bu kadar gündemde olan yazılar eğer gerçekse bu günlük "çalıntı" demektir. Bilmiyorum "çalındı" ve "çalıntı" kelimeleri sizde günlüğün içeriği kadar etki yapıyor mu??

Gelelim günlük gerçek mi değil mi meselesine. Günlüğü yazdığı iddia edilen Özden Örnek bunu inatla yalanlıyor. Günlükte diğer komutanların muhalefet olduğu gösterilen Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün açıklamasını aktaralım:

- Ortada bir iddia var. Bazı komutanlar bir darbe hazırlığı içine girmişler. Sizin döneminize rastladığı söyleniyor. Hiç böyle bir girişimi hissettiğiniz bir durum oldu mu?
/_np/2358/5942358.jpg
Özkök Paşa’nın bu cevabına dikkat:

- Böyle bir şey yok. Olsa zaten askeri savcılık müdahale ederdi. Basından öğrendiğimiz kadarıyla iddialar sanıyorum emeklilik dönemleriyle ilgili. Bu nedenle diyorum ki, eğer görevde olsalardı askeri savcılık müdahale ederdi.

Peki şimdi ne anlayacağız bu cevaptan?

1) Özkök Paşa TSK’nın üzerine yapıştırılmaya çalışılan "darbeci, demokrasi düşmanı" gibi suçlamalara karşı çok temel ve hiyerarşik bir cevap veriyor. "Öyle bir şey olsa askeri savcılık devreye girer" sözünün anlamı budur. Yani "Biz darbecilerin gereğini yaparız" diyor. Yani biz muz cumhuriyeti ordusu değiliz diyor. Yani "Biz erken kalkan darbe yapar devleti değiliz" diyor.

2) Ve bir o kadar daha önemli bir bilgiyi aktarıyor. Özkök Paşa, bazı kuvvet komutanlarının kendisine karşı görev süresi içinde böyle girişimleri ya da örgütlenmeleri olmadığını söylüyor. Ya da en azından kendisinin bilgisi olmadığını aktarıyor.

Bir de konuyla ilgili Özden Örnek'in açıklamasını aktaralım:

"2007 Mart ayında Nokta Dergisinde tarafıma ait olduğu ileri sürülen sözde günlüklere atfen bir yazı dosyası yayımlanmıştır. Söz konusu yazı dosyasının gerçeğe aykırı olduğu tarafımdan derhal tekzip edilmiş, ayrıca yayındaki şahsıma hakaret ve iftira içeren unsurlar şikayet sebebi yapılarak, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına ilgililer aleyhinde suç duyurusunda
bulunulup, dava açılmıştır. Söz konusu davada, son günlerde iddia edilenin aksine, CD olarak da sunulan sözde günlüklerin tarafıma ait olduğu kanıtlanmış değildir. Önemle vurgulamak isterim ki, yargılama devam ederken şüphelilerin talebi ile Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığına dahi sözde günlükler ile ilgili arşivlerinde kayıt bulunup bulunmadığı yazı ile sorulmuş ve ilgili kurumlarca sözde günlükler ile ilgili kayıtlarında hiçbir bilgi bulunmadığı cevaben mahkemeye bildirilmiştir. Yani günlüklerin bana ait olduğunu sadece Nokta dergisi ve yazı dosyasını hazırlayan Alper Görmüş iddia etmektedir ve bugün birtakım medya da sadece bu iddialara dayanarak gerçek dışı yorumlar yapmakta ve kamuoyunu yanlış bilgilendirmektedir.

Mahkemeye sunduğum dilekçelerde de defalarca belirttiğim gibi, günlüklerle hiçbir zaman ilgim olmamıştır. Davada karara bağlanan husus, yazı dosyasında hakaret ve iftira suçlarını oluşturacak suç kastı bulunmadığıdır. Kaldı ki bu karar da tarafımdan temyiz edilmiştir.

Gerçeğe aykırı bir yazı dosyası yayınlanarak şahsım aleyhinde böylesine vahim iddialar öne sürülmesi kanımca hakaret ve iftira suçunun dahi ötesindedir. Yargılama henüz sonuçlanmamış olduğundan bu konu hakkında daha fazla yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Dava içeriğini ve kararını gerçekten merak edenlerin Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi kaleminde dosyayı incelemelerini tavsiye ediyorum."

Bir de günlüklerde ismi geçen Radikal Gazetesi Yazarı Murat Yetkin'in konuyla ilgili ilginç yazısından alıntı yapalım:

"Geçen yıl mart ayında, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarının kızışmaya başladığı günlerde yurtdışındaki bir programdan Ankara’ya değil, İstanbul’a döndüm. Haber toplantısı yeni bitmişti. İsmet Berkan “Bak neler geldi” dedi, “Senin de adın geçiyor. Şunları bir Genelkurmay’a soralım”.

Sorduk. Gerekli konuşmaları yaptık. Ertesi gün Radikal’in manşet haberi ‘İçinden iki darbe girişimi geçen günlük’ başlığını taşıyordu. Radikal, Nokta dergisinden alıntı yapıyordu.
Adım iki yerde geçiyordu. Birisinde, benim emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’i bir kitabı takdim için ziyaret ettiğim, ikincisinde de dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Örnek’e benim Özkök’e giderek ‘Elimde bir haber var, bunu hükümeti sıkıntıya düşürmek için baş haber yapacağım’ dediğimi söylediği yazılıydı.

Burada bir tuhaflık vardı. Çünkü birinci iddia doğruydu. Evet, 2004 başında ‘Kürt Kapanı-Şam’dan İmralı’ya Öcalan’ kitabımın yayımlanması ardından bir nüshasını sunmak üzere Örnek’i makamında ziyaret ettim. Görüşmenin bir kısmı kitaptaki konular, ağırlıklı kısmı da Avrupa Birliği ve Kıbrıs konuları üzerine oldu. Görüşme tamamen kayıt dışı temelde yapıldı, dolayısıyla üzerine hiçbir şey yazmadım. Görüşme ikimiz arasında yapılmıştı ve içeriğini (bir özet verdiğim Berkan dışında) Örnek’ten ve benden başka kimse bilmiyordu. Dolayısıyla bu bilginin Örnek tarafından tutulmuş bir nottan kaynaklandığını varsayabilirdik.

Adımın geçtiği ikinci kayıt ise tamamen yanlıştı. Daha doğrusu böyle bir şey hiç olmamıştı; yoktu. Orgeneral Özkök’e gidip ‘Elimde bir haber var, bunu hükümeti sıkıntıya düşürmek için baş haber yapacağım’, ya da bunu çağrıştıracak, bu izlenimi uyandıracak hiçbir şey söylemedim. Yalnızca Özkök’le değil, hiçbir devlet görevlisiyle böyle bir şey konuşmadım; böyle bir üslubumun olmadığını Ankara’da bu kadar yıldır haber ilişkisi içinde olduğum kişiler teyit edecektir.

Ayrıca, bir Genelkurmay Başkanı’nın, bir kuvvet komutanıyla bu üslupla bir gazeteci hakkında konuşmuş olduğuna da inanmıyorum. Samimi bir saygı duyduğum Özkök ile tanışıklığım da buna inanmama ayrıca izin vermiyor.

Yani ismimin geçtiği bir bölüm tamamen doğru, bir bölüm de tamamen yanlıştı.
Bu çelişkili durum, bende şu kanıyı uyandırdı: Örnek’in bazı notları istemediği ellere geçmiş olabilirdi. Ama o eller de, o notlara kendilerince ekler yapmış olabilirdi. Bu durum benim ismimin geçtiği yerler için söz konusu olmuşsa, başka yerler için de söz konusu olabilirdi. Bu nedenle kendi adıma ‘Özden Örnek günlüklerine’ başından beri bir belge değil, bir istihbarat çalışması gözüyle baktım.

Bir süredir gazete bürolarına katı pişmiş yumurta gibi bir lokmada yenip yutulmaya hazır ve ‘gizli’ ibareli raporlar yağıyor. Bunlar genellikle teslim edildiği adresin duymak istediği konular üzerine, bilmeye can attığı ayrıntıları verir nitelikte oluyor. Tuz, biber serpip servis yapmak ile yönlendirme amaçlı yarısının olup olmadığını araştırıp bulmak arasında akıl, bilgi ve vicdan farkı var.

Hazır istihbaratın yanlış yarısı, saptırma ve yönlendirmedir çünkü."

Eh bu kadar açıklamanın üzerine sanırım bahsedilen günlüğü okurken "Off darbe yapıyorlarmış, son anda durmuşlar neredeyse "demokrasi" mahrumu kalacakmışız" diye atlamamak lazım,değil mi? Kaldı ki günlüğü o kadar incelememe rağmen reele dökülmüş herhangi bir plan bulamadım, göremedim o ayrı. Bir de şu var, madem bu günlük suç kanıtı olarak kullanılacak, neden günlüklerin sahibi bir ifade vermeye bile çağrılmıyor? Hadi diyelim ki adamlar darbe yapacaklarmış sonra kendi kendilerine vazgeçmişler, neden bu 3 yıl sonra sanki son anda kendileri durdurmuş gibi bu günlükler ortaya atılıyor?

Bomba Davası

TARİH, 6 Mayıs 1972.

Bombalı bir eylem sırasında elleri ve ayakları kopan İbrahim Çenet adlı öğrencinin ifadesiyle başlayan soruşturma bir anda bambaşka gelişmelere neden oldu.

Türkiye gündeminden aylarca düşmeyen ve adına "Bomba Davası" adı verilen soruşturma kapsamında eski polis müdürlerinden doktorlara, avukatlardan üniversite öğrencilerine, bürokratlardan emekli askerlere kadar 57 kişi gözaltına alınıp anayasal düzeni yıkmak iddiasıyla tutuklandı.

Bomba Davası sanıkları, yapılacak bir askeri ihtilal amacıyla, soygun ve bombalı saldırılar düzenlemek ve Boğaz Köprüsü'nü havaya uçurmak gibi uyduruk iddialarla İstanbul'daki Ziverbey Köşkü'nde işkenceli sorgulamalardan geçirildiler. "Kontgerilla" adı ilk kez bu köşkte dile getirildi. Sorgulamayı yapanlar kendilerini "Kontrgerilla" diye tanımlıyordu.

Ziverbey Köşkü'nden çıkan ifadeler doğruymuş gibi gazete manşetlerine taşındı. Bu yalan haberlerle kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Örneğin, güya sanıklardan Orhan Kabibay, gemi batırmak için Bülent Ecevit'ten 4500 lira almıştı!

Peki, soruşturma neden birdenbire büyümüş ve başka kanallara doğru gitmişti? Talat Turhan mahkemede şöyle diyordu:

"Yapılmak istenen Atatürkçülerin ve 27 Mayısçıların tasfiyesidir. Huzurunuzdaki sanıkların çoğu ve ben, o tarihte kuvvet komutanı olan Orgeneral Gürler, Orgeneral Muhsin Batur ve Oramiral Kemal Kayacan'ı suçlanmaya zorlandık. Bunu yapanlar, bazı hallerde bu en değerli komutanların kendilerine ve ailelerine açıkça küfrediyorlardı. Çünkü bizi bir iktidar kavgasında kullanmak isteyen gayri meşru bir örgüt esir almıştı; tabir benim değil onlarındır."

Bomba Davası büyük gürültülerle sürdü ama sessizce bitti. Yargısal süreç, beraat ya da mahkumiyetle son bulmadı. 1974 yılında çıkarılan afla dava düştü. Sanıklar davanın düşmesine itiraz ettiler; suçsuzluklarının mahkeme tarafından kabul edilmesini istediler. Dosya Askeri Yargıtay'a gitti ama karar değişmedi.

Peki, "Bomba Davası" siyasal amacı gerçekleştirdi mi? Evet, en önemlisi suçlanan Faruk Gürler cumhurbaşkanı seçilemedi.

Bomba Davası üzerine araştırmalar yapan rahmetli Uğur Mumcu şöyle diyordu. "Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Faik Türün üçlüsünde simgelenen emperyalistlerle bütünleşmiş işbirlikçi iç güçler, ulusalcı Faruk Gürler-Muhsin Batur-Kemal Kayacan üçlüsünü buna engel görüyorlar ve onları bertaraf etmek istiyorlardı."

Bugünü anlamak için fazla söze gerek var mı?

Emekli Tümgeneral Celil Gürkan, gözaltına alınışını ve sorguda yaşadıklarını anlatıyor:

"Gözlerim bantlı, ellerim ve ayaklarım zincirli ve pijamalı halde sorgucunun karşısındayım. Sivil olmalarına rağmen herkes birbirine 'Albayım, Yarbayım' diyor, gerçek kimliklerini saklamak istiyorlar. Beni son derece şaşırtan bir soruyla başladık. 'Paşam siz son derece değerli bir subay idiniz, komutan idiniz, seviliyordunuz. Neden o ... Gürler'e, o ... Batur'a (burada yinelemek istemediğim bazı kaba sözcükler kullanarak) alet oldunuz, onların oyunlarına geldiniz?

Sorgucunun bu sözleri söylediği tarihte, (Faruk) Gürler Genelkurmay Başkanlığı'ndan yeni ayrılmış olmakla beraber Cumhurbaşkanlığı'na adaylığını koymuş fakat kazanamamıştı. (Muhsin) Batur ise fiilen Hava Kuvvetleri Komutanı bulunuyordu.

Sorgulama çok ilginç bir önsöz ile başlamıştı. Sözde 'Albay', benden Adapazarı'nda 2'nci Tümen komutanlığım dönemimden başlayarak son güne kadar geçen olayları anlatmamı istedi. Başladım anlatmaya. Araya giriyordu. 'Yoo Paşam öyle değil, gerçeği söyleyiniz. Biz her şeyi biliyoruz. Sonra külahları değiştiririz!' Ben anlatıyor, o araya girip, 'Cuntaları anlatın cuntaları' diyordu.

Cunta falan yoktu. Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri'ndeki silah arkadaşlarımız, kendi aralarında olsun, komutanları ile beraber olsun, olağan görevleri gereği zaman zaman bir araya gelerek, 12 Mart öncesi tehlikeli gidiş üzerinde durmuşlar, ordunun uyarıcı görev yapması üzerinde görüş alışverişinde bulunmuşlar, ne gibi önlemlerin alınabileceğinin değerlendirmesini yapmışlardır.

'Albay' (kimliği daha sonra ortaya çıktı: MİT görevlisi Eyüp Özalkuş idi. SY) sanırım elindeki yazılı bir metinden okuduğu izlenimi veren bir ton ile sordu: 'Paşam, siz emekli olduktan sonra, 16 Mart 1972 tarihinde emekliye sevk edilen 5 general/amiral ve 8 albay eşlerinizle birlikte Ankara Kent Oteli'nin meyhanesinde, daha doğrusu gece kulübünde toplanmışsınız. Aranızda bir de üniformalı kurmay albay varmış. Bu toplantıda sizi emekli ettikleri için Silahlı Kuvvetler'den intikam almaya yemin etmişsiniz. Bunu anlatın.'

Bu suçlama karşısında sarsıldığımı hissettim. Aklıma, vaktiyle bir yerde okuduğum ve beğendiğim şu söz geldi: Ben size insanım diyorum, oysa siz benden eşek olmadığımı ispatlamamı istiyorsunuz!

Emekli olmuş, ellerinde hiçbir güç, kuvvet bulunmayan, sadece içinde yaşadıkları memleketin refahını isteyen 13 emekli subay adına benden, niçin Türk Silahlı Kuvvetleri'nden intikam alma andı içtiğimizi açıklamamı istiyorlardı?

'Albayım' dedim, size bu bilgileri veren kaynağın kim, neresi olduğunu bilmiyorum. Öğrenmek de istemiyorum. Şayet resmi bir kaynak ise, ülkemin güvenliği açısından üzülerek karşılarım. Her birini çok yakından tanıdığım arkadaşlarımın, içinden yetiştiğimiz ve her türlü nimetlerini gördüğümüz aziz Silahlı Kuvvetleri'mizden sırf emekli edildik diye intikam andı içecek derecede serseri, sağduyudan yoksun kişiler olmadıklarını biliyorum. Elhamdülillah sağduyumuzu, aklımızı yitirmiş değiliz. Bu suçlamayı nefretle reddederim. Kent Oteli'nin gece kulübü ya da meyhanesi, yerli yabancı, dost düşman, casus, istihbaratçı, hırlı hırsız her türlü insanın bulunduğu bir yer. Eğer cahilce bir ant içme söz konusu olsaydı bunu herkesin gözü önünde yapmazdık.

Sorgumun ikinci günü ifademi yazılı olarak vermem istendi. Beyaz káğıtlar verdiler. 12 Mart (1971 askeri darbesi) öncesi, Silahlı Kuvvetler içindeki örgütlenme çalışmalarını yazacaktım! Ne ilginçti. Eğer benim de içinde bulunduğum örgütlenme çalışmaları 'cuntacılık' sayılıyorsa, bu 'cuntaya' liderlik etmiş iki kişiden biri Silahlı Kuvvetler'in hava gücünün başında idi. Öteki de daha düne kadar Silahlı Kuvvetler'in tümünün başındaydı. Eski Genelkurmay Başkanı ile fiilen hava gücüne komuta etmekte olan bir Hava Kuvvetleri Komutanı'nı suçlayacak bir dosya hazırlanıyordu demek.

Sürekli soruyorlardı: Başınızda kimler var? Sizi kullananların içyüzünü açıklayın da bitsin bu iş.

Yazdıklarım beğenilmedi. Vaki olmayan bir cuntadan, ihtilal ya da darbe girişiminden ve cunta üyeliğinden söz etmemi istiyorlardı. 'Albay' sürekli tehdit ediyordu, 'Yoksa külahları değiştiririz...'

Yazdım beğenmediler, yazdım beğenmediler. İstediklerini alamadılar. 'Konforlu Köşk'teki konukluğumun altıncı günü saat 10.00 sıralarında gözlüklü bir yüzbaşı geldi. 'Paşam bugün öğle yemeğinden sonra sizi serbest bırakacağız. Şimdi elbiselerinizi gönderiyorum, hazırlanın' dedi. Sevinmedim dersem yalan olur."

Yazının tamamı için: Soner Yalçın
***
Babam bu olaydan bahsederek "Biz bu saçma Ergenekon muhabbetini daha önce de yaşamıştık" der. Yaşamayanlar ve yaşayıp da unutanlara(!) hatırlatayım istedim bu yazıyla..

Alessandra Ambrosio

Amigo Nuri



Kız arkadaşım aradı,
Gel buluşalım dedi.
Canım cicim aşkım bana gönül koyma;
Fenerin maçı var!

Günlerden pazardı,
Patron iş çok dedi.
Hasiktir ordan lan ibne patron
Fenerin maçı var!

Birgün haber geldi;
Dayım vefat etti.
Allah rahmet eylesin dayıcım,
Fenerin maçı var!

Birgün hastalandım,
Yorgan döşek yattım.
Arkadaşım geldi biletimi verdi,
Fenerin maçı var!

Sana söz verelim, bu sene en başta…
50 bin lay lay olacak Şükrü Saraçoğlu’nda!

Ergenekon, ABD Merkezli Operasyon

Türkiye’de komünist hareketin ön önemli isimlerinden olan Mihri Belli (92), Bodrum’daki evinde merdivenlerden düşerek sağ ayağını iki yerden kırdı.
Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınan Belli’yi, Bodrumlu TKP’liler ve Yurtsever Cephe üyeleri ziyaret ederek geçmiş olsun dileğinde bulundu. TKP Bodrum İlçe Başkanı Ahmet Aksüt, TKP Muğla İl Başkanı İskender Döğer ve Yurtsever Cephe Bodrum Sözcüsü Ayhan Karahan’ı karşısında gören Belli çok mutlu olduğunu söyledi. Ziyaretçileri Belli ve eşi Sevim Belli’ye çiçek verdi. Ziyaret sonrası Ergenekon operasyonunu değerlendiren Belli, “ABD merkezli, derin devleti çözmek amacı yok” dedi. Belli, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Operasyon tamamen ABD merkezli. Operasyonda alınan kişiler arasında gerici unsurlar da var. AKP’nin muhalefeti tasfiye hareketidir. Belli bir süre içinde gerici unsurlarla AKP’nin anlaşması yüksek ihtimaldir.”
***
Ama doğru, Mihri Belli ne solcu sayılır, ne de daha önce hiç darbe görüp yaşamadığı için(!) Ergenekon soruşturması kapsamında gündeme gelen darbe iddialarını ciddiye alır.. Değil mi?????

AKP Darbesini Göremeyen Solcu

*İşsizlik oranının artışı, ekonominin kötü gidişatı, Arap sermayesinin bir bir her yeri ele geçirmesi muhim değildir onlar için. Dinci bir burjuvanın halkı sömürmeye başladığını göremeyenlerdir bunlar. Din afyonundan nasiplerini almışlardır bir anlamda.

*Bütün bunlardan sonra hayali darbe muhabbeti yemine düşüp "aha darbecilere karşı çıktım en kral solcuyum uleyn" triplerine girerler.

*İşçiye dayak atan, küçücük çocukların kolunu büken polise dincilerin dolduruşuyla darbe olmayacak diye yalakalık yaparlar. Sermayenin oyuncağı olduklarının farkında bile değillerdir. Polis devletine doğru olan gidişat umurlarında bile değildir.

*Turizm adına ormanları katleden yeni yasaların da bu solcu için önemi yoktur. Açılacak nukleer santrallerin çevreye vereceği zararda muhim değildir bunlar için. AKP'li belediyeler tarafından katledilen hayvanlar mı o da ne? Varsa yoksa darbe darbe diye kafa ütülerler.

*Solculuğu sadece orduya karşı olmaya indirgeyen adamlardır bunlar.

*AKP'nin hayali ve şişirilmiş bir darbe balonu sunup, kendisini de bu darbe girişiminin karşısına yerleştirdiği senaryoda figüranlık yapan,yancı solcudur.

*Ergenekon operasyonundan medet umar. Mevcut siyasi iktidarın ve mevcut yargının çetelerden azade bembeyaz bir yaşam kurmak istediğine inanır.

*Birkaç faşist katili alabildiğince ağır cezalandırdığı için kendisini Kenan Evren'i alkışlarken bulması dahi mümkündür.

*Üniversitede türban yasağına karşı çıkıp Çarşamba mahallesinde yürümeye cüret edemeyenlerdir. Kenan Evren ile Atatürkçülüğü bir tutarlar. ülkücü faşist, laik faşist, ulusalcı faşist, Kemalist faşist gibi söylemlerde bulunurlar ama solun en büyük düşmanı olan din faşistliğini nedense es geçerler.

*Birçok açıdan iyi niyetli olduğunu varsayarsak üç maymunu oynayan iyimser bir solcudur. Oysa temelde savunduğu düşüncenin yaşayabilmesi için gereken zemin; eklektik düşünceden uzak, seküler ve modernizmdir. Bugün ülkede her türlü ilerleme düşüncesi yok edilirken, eğitim ve yüksek öğretim kurumları dogmatik düşüncenin kalesi halinde, islam devrimine eleman yetiştirme noktasına gelmişken, görme özürlüler için açılan okullar "gereksizdir, fazla masraftır" diye kapatılırken, insanlar iddianame ortada yokkken bir sene hapiste kalabiliyorken; yaklaşan değil gelmiş,başa oturmuş bir faşist yönetim varken, hala askerin olası bir hareketini eleştirmekle enerjisini kaybetmenin tek anlamı üç maymunu oynamaktır.

Hala solcuyum diyebiliyorsa; "madem demokratsınız neden Sivas katliamında Aziz Nesin'in kurtarılmasını engellemeye çalışan Cafer Erçakmak'ı aramıyorsunuz, madem darbe karşıtısınız neden hazır yapılı olan darbelerin sorumlularına ses çıkarmıyorsunuz, madem operasyonunuz derin devlete karşı niye kanlı pazar'da, 1 mayıs 1977'de, Maraş, Çorum, Gazi, Sivas ve daha nicesinde parmağı olanları tutup ortaya çıkarmıyorsunuz,neden fail-i meçhullerden söz etmiyorsunuz?" sorularını acilen AKP'ye yöneltmesi gereken insanlardır.

not: bütün bunları gören ve bunlarla birlikte tüm darbelere karşı olabilene değildir lafım.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Operasyon Borsadan 1881 Puan Birden Sildi

Yurtdışı piyasaların etkisiyle son günlerde tatsız seanslar geçiren borsaya bir darbe de Ergenekon operasyonundan geldi. Dünkü gözaltıların gerginleştirdiği ortam piyasaları da etkiledi.
Son yılların en hızlı düşüşünü yaşayan İMKB Endeksi gün içinde yüzde 6’yı aşan kayıpla 32 bin 800 puana kadar indi. İkinci seansın sonlarında borsa biraz toparlansa da günlük düşüş yüzde 5.36’yı buldu. Borsa günü 1881 puanlık düşüşle 33 bin 208 puandan kapattı.
Dünkü düşüşüyle Temmuz 2006’da bulunduğu seviyelere inen borsa, Ekim 2007’de çıktığı zirve dikkate alındığında 15 ayda kazandığını 9 ayda kaybetmiş oldu.
***
AKP aleyhine herhangi bir adım olduğunda "aman haaa ekonomi tepetaklak olur vallahülazim" diyenler buna ne diyecek?

Recebin Tavuğu Diyokiiiiiiiiiiiiiii !

7 Temmuz kaos planı:

1- 7 temmuz günü 40 ayrı ilde Atatürkçü Düşünce Derneği'nin şubeleri aracılığıyla "yargıya sahip çık" adıyla izinsiz mitingler düzenlenecekti. Böylelikle polis ve halk karşı karşıya getirilerek, arbede ile silahlı çatışma ortamları yaratılacak, bu olaylar halk isyanına dönüştürülecekti.

2- 30 kişilik ekip provokasyon için topluluğa ateş edecekti. Cinayet ve gasp gibi çok sayıda suçtan sabıkası bulunan "sahte yeşil" Osman Gürbüz liderliğinde, jitem ve itirafçılardan oluşan 30 kişilik özel bir ekip oluşturulacak, silahlı grup, 7 temmuz'da başlayacak gösterilerde topluluk üzerine ateş ederek provokasyon yapacak, bu ekip, ünlü isimlere faili meçhul suikastlar da düzenleyecek.

3- Tercüman gazetesi genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ile Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay'ın liderliğindeki medya oluşumu, yapacakları yayınlarla toplum üzerinde buhran ortamı yaratacak, halen aranan yönetmen Halis Yavuz Işıklar ise örgütün politikasına uygun film, dizi ve klipler çekecek ve yine kendilerine yakın televizyon kanallarında yayınlayacaktı.
Darbe hazırlığı yapanların bir başka planı da olayın ekonomik boyutuyla ilgiliydi. Buna göre, ATO Başkanı Sinan Aygün de darbe senaryosunda "aktif rol" aldı. Aygün, sık sık anketler düzenleyip, daha sonra "ülke ekonomisinin bittiği" yönünde açıklamalar yapacak, ayrıca AKP'ye alternatif bir parti oluşumuna gidecek.

4- 7 temmuz'da kanlı bir kaos için yapılan planların bir boyutu da askeri kanattaydı. Ağustos ayında yapılacak Yüksek Askeri Şura'nın tarihini de ertelemeyi amaçladılar. Ergenekon örgütü içerisinde "ergun" olarak isimlendirilen gruba dahil olan darbe yanlısı emekli generaller, böylelikle TSK içerisinde "nato'cular" olarak isimlendirilen grupta yer alan askerlerin YAŞ'ta rütbe almasını engellemeyi planladılar. 7 temmuz'da düğmesine basılacak "senaryo" ile kaos ortamı yaratılıp darbe için gerekli zemin oluşturulacaktı. Ardından da darbe için düğmeye basılacak ve bundan sonraki adım olarak AKP hükümeti iktidardan düşürülecekti. "
***
- lan biz bunları yakaladık da ne dicez soranlara?
- ne bilim abi uydururuz bişi. pkk destekçisi falan desek?
- yok olm daha eli yüzü düzgün bişi bulalım.
- hmm ne olabilir ki?
- haa buldum! darbeci olsun bunlar. 2003te hani darbe olcaktı da olmamıştı ya, onun gibi.
- oo süper. darbe için provokasyon falan da yapacak olsunlar.
- sahte miting de düzenleyecek olsunlar. halkı birbirine düşürüp darbe yaptıracak olsunlar.
- baya kanlı bir şey olsun da millet korksun, nefret etsin bunlardan. faili meçhul cinayetler falan da işleyecek olsunlar.
- aynı hatırla sevgili'deki gibi. tarih tekerrürden ibaret derlerdi de inanmazdım. muahahaha.
- muahahaha süperiz biz.

Bombalara bak bombalara; neymiş Sinan Aygün bir açıklama yapacakmış ekonomi alt üst olacakmış, o kadar uluslararası finans ve değerlendirme kuruluşlarını bıraktık Sinan Aygün'e bakacağız ekonomi ne durumda diye :) Daha da bombası ülkede gündemi Cumhuriyet ve Tercüman gibi tirajı düşük iki gazete belirleyecekmiş :) Film, dizi, klip, tanıtıcı reklam kampanyası, şiir, kompozisyon, şarkı vb. halk bunlarla gaza gelecekmiş breh breh!
Bir diğer bomba ise bu plan Orgeneral Eruygur'un orduevinde ki odasında yapılan aramada ele geçirilirken aynı saatlerde "müthiş bir öngörüyle!" planda ismi geçen bütün insanlar gözaltına alınmıştı bile! (işte müthiş Türk polisi)
Bu planın satırı satırına anında AKP yanlısı medyada (sabah, star, zaman, taraf, bugün) yer almasına yorum bile yapmıyorum..

Heryerekon

İlhan Selçuk gözaltına alındığında Cumhuriyet’e gitmiştim. Balbay dedi ki: “Artık sabahları birbirimizi arıyoruz; bu sabah alınan var mı diye...”Aynen öyle oldu.Dün sabah telefonu kapalıydı.Dilek’le koşup evine gittik.Site güvenliği, polislerin 6.40’ta geldiğini, 4 saattir içeride arama yaptıklarını söyledi. Vatansever Kuvvetler hareketiyle ilgili bir şeyler arıyorlardı.Az sonra bir sivil polis, bilgisayar kasasıyla çıktı dışarı...Hemen ardından da Balbay göründü kapıda... Yanında 4 sivil polis vardı. Bizi görünce gülümsedi. Endişelenmememizi söyledi:“Gocunacak bir şeyim yok; ne yaptığım ortada” dedi.Ekip otosuna bindirildi; gitti.Yeni çocuğu olmuştu. Diğer kızı yeni ilkokula başlamıştı.Birtakım adamların eve gelip her tarafı aramasını ve bilgisayarı yüklenip gidişini ona nasıl açıklayacaklardı?“Bilgisayara virüs girmiş. Amcalar onu temizleyecekler” dediler.

Darbe dönemlerinde yaşadığımız türde sahneler bunlar...“Sivil”de pek sevimsiz kaçıyorlar.Balbay, 25 Mart’ta NTV’deki Neden programında konuğum olduğunda Yücel Aşkın örneğini hatırlatmıştı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Aşkın hakkında çete kurmaktan 3150 yıl hapis cezası istenmişti.Bir de yazıyla yazalım:Üç bin yüz elli yıl...Kendisi bu cezayı almadıysa da yardımcısı, tutukluluğunun üçüncü ayında buna dayanamayarak intihar etmişti.“Şimdi onun katili kim?” diye soruyordu Balbay ve Hükümet’in 8 kişilik asansöre “Belki kaldırır” diye 30 kişiyi sığdırmaya çalıştığını söylüyordu. Türkçeyle oynamayı sevdiğinden Ergenekon’a yeni bir isim takmıştı:“Heryerekon!”

“Ergenekon” adlı bir kitaba imza atmış biri olarak son 10 yılı bu çeteye dair yazılar yazarak, programlar yaparak geçirdim.AKP dahil hükümetleri, zamanında darbecileri yargılamadığı için eleştirdim. “Yargılamazsanız, yargılanırsınız” dedim.Ama burada, başından beri ben de Balbay gibi “Ergenekon”dan ziyade “Heryerekon” kokusu alıyorum.Daha seçimler öncesinde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “Ümraniye’de bulunan bombalara dikkat edin. Bunun arkası gelecek” demişti.O zamandan beri soruşturmanın üzerindeki siyasi etiket silinmedi. Soruşturma bahanesiyle Hükümet muhaliflerine gözdağı verildiği, hoşa gitmeyen isimlerin listeye dahil edildiği, gece yarısı gözaltına almalarla, yazdırılan kitaplarla hedef haline getirildiği ve nihayet (dünkü gözaltıların zamanlamasında açıkça görüldüğü gibi) dikkatlerin AKP davasından buraya çekildiği görüldü.Ve ne yazık ki, gerçekten de provokasyonlarla darbe tezgâhlayan bir kanlı çetenin ortaya çıkarılması ihtiyacı, bu siyasi niyetin gölgesinde kaldı.“Asansör” öyle partizanca dolduruluyor ki, içinde yargılanmayı hak edenler bile “Asansör düşecek” kaygısıyla saklanıyor.

Şu anda yaşanan, asırlık bir hesaplaşmanın son raundunda tarafların birbirlerine düello teklifidir. Seçilen silah, hukuktur.“Seninkiler benim partimi kapatırsa benimkiler de seninkilerin ipliğini pazara çıkarır” hesaplaşmasından ne kapatılmak istenen parti ne de hedef alınan çete zarar görür.Zarar görecek şey sadece yargıdır.Ben, dün Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararında ne hissettiysem, bugün bu soruşturmada aynı hisleri taşıyorum.Hukuka inancımı giderek yitiriyorum.Bütün izah çabalarını da “Bilgisayara virüs girdi, amcalar onu temizleyecekler” yalanı gibi dinliyorum.Ağustos erken bastırdı Ankara’ya...Sıcak... Ve korkarım daha da sıcak olacak.

Yazı: Can Dündar

p.s: Yazı için kullandığım resime bakar mısınız? Sanki holding yönetim şeması gibi, ne örgütmüş be, herşey hiyerarşi içerisinde falan, bunlar ay sonunda muhasebe departmanına da gidiyordur maaş için :)

4 Temmuz 2008 Cuma

Fenerbahçe Tribünleri


Fotoğraflar 1950lere ait. İlki İzmir Alsancak Stadı, ikincisi ise İnönü. Herşey ne kadar saf, ne kadar güzel..

3 Temmuz 2008 Perşembe

2 TEMMUZ 1993-SİVAS

“Bismillahirrahmanirrahim.
Peygamber, müminlere kendi canlarından ileridir. O’nun hanımları da müminlerin analarıdır(Ahzab, 6)
Müslüman Halkımıza;
Dinimize, Kâbe’mize, Kur’an’a, Allah Resulü Hz Peygamber(S.A.V.)’e ve validemiz olan temiz zevcelerine alçakça dil uzatan hain, mürted Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” adlı kitabı 26 Mayıs’ta Aydınlık gazetesi tarafından tefrika edilmeye başladı
Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kafirler dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başı ise satılmış mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir.
Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatan, Hz. Peygamber’in aile hayatını –haşa- “Bir genelev ortamına“ benzeten ve yine ümmetin anaları olan Hz. Peygamber’in hanımlarına –haşa- “fahişe” deme cüretinde bulunan böylesi azgın bir kafirin deli saçmalarının yayınlanması karşısında sessiz mi kalacağız?
Bilinmeli ki; uşak Rüşdi’nin mukaddesatımıza yönelik böylesi bir iftirada bulunması, ABD ve Avrupa küfür sisteminin istemi ve desteği ile olmuştur. Küfürün uşaklığını yapan rejime muhbirliği kendine şiar edinmiş ve varlığını İslami değerlere saldırıda gören Aydınlık Gazetesi denilen paçavra da yaptığı bu yayınlarla, dünya emperyalizminin “gönüllü uşağı” olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu olay dünyanın değişik yerlerinde kafir devletler tarafından dahi kabul görmezken, ne yazık ki laik ve iki yüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca, bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısım da hapishanelere atılmıştır.
Kafirler şunu iyi bilmeli ki:
İslam’ın Peygamberini ve Kitabın izzetini korumak için bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. Gün; Allah’ın vahyi Kuran-ı Kerim’e Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resulü Hz. Muhammed’e Onun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür.
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kafirler de tabut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır(Nisa, 76).Galip gelecek olanlar şüphesiz ki, Allah taraftarı olanlardır."
***
Bu yazı bildiri halinde günlerce katliam gününden önce polislerin bilgisi dahilinde dağıtıldı; söz konusu Aydınlık Gazetesi'ni ise Aziz Nesin çıkarıyordu.. Başta belediyeninkiler olmak üzere toplam 93 yurt katliam günü öncesinde çoğunluğu Aczmendiler olmak üzere şeriatçı militan güçler tarafından doldurulmuştu..Ve hala bu katliam günübirlik ani gelişen bir olay olarak değerlendiriliyor devletimiz tarafından..
Olay günü devlet erkanının demeçleri:
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel:
“Benim halkımla polisimi karşı karşıya getirmeyin"
Başbakan Tansu Çiller:
"Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!”
İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu: "Olayların başsorumlusu Aziz Nesin'dir!"

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Çapanoğlu Çıkacak Vol.3

Hikmet Bulduk, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediyesi’nden mesai arkadaşıydı. Erdoğan, 2003’te Başbakan olunca Bulduk’u kendi Özel Kalem Müdürlüğü’ne atadı. Bulduk altı ay kadar önce beklenmedik bir şekilde 4 yıllık görevinden istifa etti..
Bu arada Başbakanlık Özel Kalem harcamalarının 35 trilyondan son iki yılda 260 ve 290 trilyona fırladığı ortaya çıktı. Başbakan artışı “örtülü ödenek harcamalarının bu bütçeden yapılmasına” bağlamıştı. Bulduk ise dün Cumhuriyet’te Murat Kışlalı’ya “Örtülü ödenek özel kalem müdürlüğünün yetkisinde değil. Örtülü ödeneğin kendi sorumlusu vardır” diyerek Başbakan’ı yalanladı.
Bulduk’un serveti ayrı bir muamma... Ankara Zirvekent’te 2500 dolarlık bir dairede kirada oturuyor... Çengelköy’de üç katlı villasının ve üç otomobilinin bulunduğunu CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu söylüyor. Ardından soruyor:
- Bulduk istifa mı etti, ettirildi mi? Böyle verimli işten insan istifa eder mi?

Çapanoğlu Çıkacak Vol.2

Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü harcamaları 2005 yılında 35 bin YTL iken rakamın 2006 ve 2007’de birden 8 kat artması dikkat çekti. Başbakan bu artışı örtülü ödenek harcamalarının bu kalemden yapılmasına bağladı. Ancak bu açıklama ikna edici olmadı.. CHP Milletvekili Ahmet Ersin bu konuda yeni bir iddiada bulunuyor... Diyor ki:
“Başbakan’ın oğlunun 500 bin doları banka kredisi, toplam 2.5 milyon dolara gemi aldığı ortaya çıktığında ben bir soru önergesi vermiş... Bu kredinin hangi banka veya bankalardan hangi koşullarda alındığını sormuş... Önergeme Başbakan adına Cemil Çiçek, şu komik yanıtı vermişti: ‘Söz konusu kredi normal her Türk vatandaşına uygulanacak koşullarda alınmıştır.’
Benim o zaman söz konusu peşinatın örtülü ödenekten temin edildiği yönünde ciddi kuşkularım vardı... Başbakanlık’taki kaynaklarımdan aldığım duyumlar bu yöndeydi. Örtülü ödenek harcamalarıyla ilgili son günlerdeki tartışmalardan sonra bir kez daha ve açıkça soruyorum: 500 bin dolar bankadan alındıysa o bankanın adı nedir? Kredi hangi tarihte hangi koşullarda alınmıştır? Bu iki basit soruma şimdi de yanıt vermezlerse... Bu sükutun ne anlama geldiğini kamuoyu herhalde en doğru şekilde değerlendirecektir.”

Bu Mu Demokrat?!


Fırat, AK Parti Genel Merkezinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından AK Parti’ye açılan kapatma davasına ilişkin yaptığı açıklamada, şunları kaydetti:
"Biz AK Parti olarak 22 Temmuz’da sandıkta verdiğiniz temsil yetkisine sonuna kadar sahip çıkacağız. Milletimizin uzun yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek elde ettiği demokratik ve ekonomik kazanımların bir kalemde silinip gitmesine hiçbir surette izin vermeyeceğiz. Bu başvuru, AB ile katılım müzakerelerine başlamış, Atatürk’ün işaret ettiği çağdaşlaşma hedeflerine her gün daha fazla yakınlaşan ülkemize ve aziz milletimize üçüncü sınıf bir hukuk anlayışı ve demokrasiyi reva görmektedir. Bir kısım yargı makamları, hukuku, iktidar mücadelesinin aracı haline getirmemelidir. Aksi takdirde bu tür hedeflerden en büyük zararı korkarız ki yine bir gün herkesin ihtiyaç duyacağı yargı kurumu ve hukukun üstünlüğü ilkesi görecektir. Unutulmamalıdır ki, demokrasilerde temsil yetkisinin kaynağı millettir. Demokrasi ve hukuk karşı karşıya getirilemez, getirilmemelidir. Türkiye bu çağda böyle bir tartışmanın içine çekilmeye layık değildir. Bu görüntüyü asla hak etmemiştir."

Dengir Mir Mehmet Fırat 13.03.2008 Akp kapatılması davası hakkında

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, "Ergenekon" soruşturması kapsamındaki son gözaltıları,
"Yargı kararlarına herkesin saygı göstermesi gerekir" diye değerlendirdi.
Fırat, TBMM’de gazetecilerin, gözaltılara ilişkin sorularını yanıtladı. Yargı kararlarına herkesin saygı göstermesi gerektiğini ifade eden Fırat, "Yargının tarafsızlığına, bağımsızlığına saygı gösterilmesi lazım" dedi.
AK Parti’li Fırat, "İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın gözaltılarla ilgili haberi yokmuş" diyen gazeteciye, "Öyle şey olur mu? Talimat vardır. Polis kendi başına yapmaz" diye karşılık verdi.

Dengir Mir Mehmet Fırat 01.07.2008 Ergenekon soruşturması gözaltıları hakkında

Daha ne söylenebilir ki? Kendi aleyhine dava olunca kükreyen dağları yıkan aslan, anca karşıtına soruşturma açılınca demokrat kesiliyor, demokrasinin en önemli unsuru bağımsız yargıya saygı duyuyor..YAZIKLAR OLSUN!!!

1 Temmuz 2008 Salı

100 Açıldı, 54 Kapandı

Ekonomik durumun en önemli göstergelerinden birisi olan işyerlerinin açılma ve kapanma oranı verilerine ilişkin son rakamlar sıkıntıya işaret ediyor. Kapanmalar son 19 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış durumda.

Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) Türkiye İstatistik Kurumu verilerinden yararlanılarak yapılan çalışmaya göre, bu yıl ilk 5 ayda, açılan her 100 işyerine karşılık 54 işyeri kapandı, açılan her 100 ticari küçük işyerine karşılık da 148 işyeri kapandı.

Araştırmada, şirket ve firmalardan oluşan işletmelerin ekonomik krizlerin yaşandığı yıllarda bile bu derecede kötü etkilenmedikleri ifade edildi. Araştırmaya göre, ekonomik bozulmadan işletmelerin en fazla etkilendikleri 1989 yılında, işyerlerinin kapanma oranı yüzde 51.2 olmuştu.1994 krizinde açılan her 100 işletmeye karşılık 20 iş yeri kapanırken, 2001 krizinde bu sayı 35’e yükseldi. 2007 yılında yüzde 32.3 olan kapanma oranı, bu yılın ilk beş ayında yüzde 54.4’e çıktı. Bu dönemde, şirket ve kooperatiflerle bunların dışında kalan ticari işletmeler olmak üzere toplam 47 bin 393 iş yeri açılırken, 25 bin 785 işyeri kapandı.

Siyasal İslam'ı Yükseltenler

Biliyorsunuz, Radikal, Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun Pentagon için hazırladığı ilan edilen “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlıklı bir raporun geniş özetini önceki hafta tefrika etti. Rapor, Amerikan medyası ve akademik dünyasının bir kesiminin bu sütunda da defalarca eleştirilmiş olan kavramsal tutarsızlıklarıyla maluldü. Diğer taraftan, okuyunca, “Bu raporun asıl adresi Pentagon mu, yoksa Türk kamuoyu mu?” diye sormadan edemedim kendime. Okuyanı AKP’den yana koşullandırma gayreti metne o kadar sinmişti ki, bu rapor gerçekten de “hizmete özel”se, müellifleri, müşterileri olan Pentagon’u aydınlatmak mı istemişti, yoksa yanıltmak mı, anlamadım!

Neden sonra geçen çarşamba Milliyet’te yayımlanan Ahu Özyurt imzalı haber rapor hakkında oluşan şüphelerimin boşuna olmadığını gösterdi. Rand Corporation raporunun tanıtımı 23 Haziran’da Washington’da, Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı. Raporda Stephen Larrabee ile birlikte imzası bulunan, Rand Corporation uzmanlarından Angel Rabasa, “Raporu yazma fikri Rumi Forum’un davetiyle gittiğim Türkiye’de oluştu” diyordu.

Yazım öyküsü Fethullah Gülen’in Rumi Forum’uyla başlayıp Rumi Forum’unda noktalanan bir rapor...
Pentagon’un bu rapordaki rolünün esasında figüranlık olduğunu da Rabasa’nın habere yansıyan ifadelerinden öğreniyorduk. Rapor yazma fikrini Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumundaki, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’a açmış, o da olumlu bakmış.
Yani durum şu: “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlıklı bir raporun yazılması için talep aslında Pentagon’dan gelmemiş, fikir Pentagon’a Rumi Forum’un Türkiye’ye davet ettiği yazar tarafından pazarlanmış ve böylece raporun kendilerine ısmarlanması temin edilmiş...

Ve ortaya AKP’ye, genel olarak da Türkiye’deki İslamcı hareketin siyasi çıkarlarına katkıda bulunan bir rapor çıkmış. Bence raporun gerçek sahibi Pentagon değil. Pentagon burada aslında raporun sponsorluğunu yapıyor. Amaç da Pentagon’un adını kullanarak rapora ciddiyet ve meşruiyet kazandırmak. Ancak, tanıtım için Rumi Forum’un seçilmiş olmasıyla görüntü bozuluyor.
Bu yazıda kaynak olarak raporun Radikal’de yayımlanmış Türkçe çevirisini kaynak alıyorum. Raporda The New York Times ve Financial Times gibi Anglosakson medyasının Türkiye analizlerinde de sıkça karşımıza çıkan kavramsal deformasyonun tipik örnekleri var.

Örneğin “Türkler iki sosyo-politik kesime bölünmüş halde: Üçte biri laik, üçte ikisi dindar” deniliyor ve Türkiye’deki karşıtlığın denklemi, “laikler ve dindarlar çelişkisi” temelinde kuruluyor. Halbuki “dindarlar” yerine “İslamcılar”, buna dilleri varmıyorsa “İslami-muhafazakârlar” demeliydiler.
Türkiye’nin sorununu “laik-dindar karşıtlığı” ile tanımlamak hem vicdansızlıktır, hem de gerçekleri tahrif etmektir. Bundan en başta laiklerin dindar, dindarların da laik olamayacağı gibi bir sonuç çıkar ki, bunun hayatın gerçekleriyle ilgisi yoktur! Çünkü Türkiye’de dindar olup da laikliği benimsemiş milyonlarca insan vardır.
Raporda ileri sürülen laiklik ve dindarlığın birbirini dışladığı savı bütün dindarların politik İslamı desteklediği, laikliğin de dinsizlik olduğu şeklindeki İslamcı propagandaya hizmet ediyor.
Hatta daha da ileri gidilerek dindarların reformcu, laiklerin de milliyetçi-devletçi oldukları gibi indirgemeci ve toptancı bir ima da raporun satır aralarına sızdırılmış.

Türkiye’de hem ulusalcı hem de İslamcı kampla sorunu olan insanların oluşturduğu, küçümsenemeyecek bir “gri bölge” vardır. İşlerine gelmiyor olsa gerek, raporda bu gri bölgeden hiç söz edilmiyor.
Son zamanlarda AKP hakkında yapılan sınıfsal analizlerde partinin, Anadolulu “dindar girişimci sınıf”ın çıkarlarını temsil ettiği görüşünün giderek yaygınlık kazandığını görüyoruz.

Hatta bazı analistler İstanbul burjuvazisi ile Anadolu burjuvazisi arasında karşılıklı bir saflaşma varmış gibi yansıtıyorlar durumu. Tartışma götürür bu saflaşma tespiti ayrı bir yazı konusu olsa da; burada parmak basmak istediğim başka bir nokta var... Rapordaki yanlış ifadesiyle “laik-dindar” bölünmesinin aslında bir “merkez-çevre” rekabetini, ve hatta, yine rapordan aktarıyorum; “gücün geleneksel iş kurumları ve onların bürokrasi ve ordu içindeki müttefiklerinden yükselen ve siyasi anlamda ifadesini AKP’de bulan bu sosyal sınıfa geçmesi şeklinde yeniden dağılımını” yansıttığı doğrultusundaki sol yorum, çok önemli bir faktörü ve bence işin esasını gözden ırak tutuyor; o da ideolojidir! “İşte bu gördüğünüz aslında bir sınıf mücadelesidir” söylemi, İslamcı ideolojiyi geri plana itiyor ve hatta meşrulaştırılmasına hizmet ediyor. Raporda yapılan budur.
AKP’nin ideolojisini kâh aklamak kâh saklamak, raporu yazanların başlıca meşguliyeti olmuş.
Yazarlarına, “İslamcı köklerine rağmen AKP gizli bir İslamcı gündem izlemiyor” dedirten başka ne olabilir?

Raporun 2 numaralı senaryosu “Sinsice İslamileştirme” başlığını taşıyor. Yazanlara bakarsanız, Türkiye’nin “sinsice İslamileştirilmesi”, gerçekleştirilmesi ihtimali pek olmayan bir senaryoymuş. İyi de, şu an, AKP’nin yaptığı sinsi ya da açık İslamileştirme değil mi? Türkiye’deki ayrışma, bölünme, adına ne derseniz deyin bundan kaynaklanmıyor mu? Amerikalı yazarlara bakarsanız hayır! Onların birçok defa vurguladığına göre AKP’nin yaptığı “kamusal alanda İslama yer açmak”mış! Bunu “Siyasal İslamın kamusal alanı kendinden olmayana kapatması” diye yazsalardı doğru olurdu.
Etkileyici bir örgütlenme
Bu rapordan çıkan bir başkasonuç, Fethullah Gülen cemaatinin Washington’daki örgütlenmesinin ulaştığı etkinlik seviyesinin bir kez daha görülmesi olmuştur.

Başbakan Erdoğan'dan Ekonomi Bilimine Özgün Katkı: Enflasyonu Yüksek Faiz Azdırıyor!


Dünyanın önde gelen ekonomi hocalarını İstanbul’da bir araya getiren Dünya Ekonomi Kongresi’nin açılış konuşmasını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yaptı ama ekonomi literatürüne özgün katkı Gül’den ya da Kongre’ye katılan ünlü ekonomistlerden değil, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi. Kongre’nin açıldığı gün gene İstanbul’da, uluslararası nitelikteki bir yuvarlak masa toplantısına katılan Başbakan Erdoğan’ın bu toplantıda yaptığı konuşmada, faiz ile enflasyon arasındaki ilişkiye yepyeni bir bakış açısı getirdiği anlaşıldı. Kendine özgü üslubuyla şöyle konuşmuştu Sayın Başbakan:
“Yüksek faizin birinci derecede enflasyonu da tahrik ettiğine inananlardanım. Bir de işin bu boyutu var. İnanıyorum ki bu düştükçe doğru orantılı olarak enflasyonu da geri çekecektir. Ben bir de şuna inanıyorum; faizi bu noktada bir sebep olarak görenlerdenim. Enflasyonu ise bir netice olarak görenlerdenim. Bu sebep netice ilişkisinde ne yazık ki faizin yükselmesi, enflasyonu da şu anda yükseltmiştir.” (Sabah Gazetesi, A.Yıldırım’ın yazısı, 26 Haziran 2008)

‘Erdoğan hipotezi’
Başbakan Erdoğan’a göre Türkiye’de enflasyonu yüksek faiz tahrik etmişti, yüksek faizi tahrik eden olay ise 14 Mart’ta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kapatılması istemiyle açılan dava olmuştu. Sayın Başbakan’ın mantığıyla, enflasyondaki yükselmeyi tahrik edenler de mutlaka bu davayı açanlar olmalıydı.
Sayın Başbakan’ın bu saptaması, kabinesindeki bazı bakanların yüksek faizin baş sorumlusu olarak gösterip sürekli olarak eleştirdiği TC Merkez Bankası Başkanı’na biraz rahat nefes aldırabilirdi zira Sayın Başbakan yüksek faizin sorumlusu olarak Merkez Bankası Başkanı’nı değil, AKP’ye karşı kapatma davası açmış olanları gösteriyordu.
Dünya Ekonomi Kongresi’nin kapsamlı programı aylar öncesinden yapılmış olduğu için Başbakan Erdoğan’ın bu orijinal katkısı ne yazık ki Kongre gündemine alınıp tartışılamadı. Ancak faiz ile enflasyon arasında bulunduğu varsayılan ilişkiyi altüst edip işin içine inanç ve tahrik gibi öğeleri de kattığı için dikkate değer bulunan ‘Erdoğan hipotezi’nin bundan sonraki Dünya Ekonomi Kongresi’nin gündemine alınması beklenebilir.
Bu arada ‘Erdoğan hipotezi’nden habersiz olduklarından hâlâ enflasyonu kontrol altında tutmak için faizleri yükseltmek gerektiğine inanan ABD ve AB merkez bankalarının başkanları da artık rahat bir nefes alabilir. Bir yandan yükselen enflasyonu kontrol altında tutmak için faizleri yükseltmeleri gerektiğini, öte yandan faizleri yükseltmenin zaten yavaşlamış olan ekonomiyi iyice durdurabileceğini düşündükleri için ciddi bir ikilem yaşayan Bernanke ve Trichet şimdi bu ikilemi kolaylıkla aşabilir ve ‘Erdoğan hipotezi’ne göre enflasyonu düşürmek için faizleri indirmeye başlayabilir.

Faiz enflasyonu kamçılar mı?
Sayın Erdoğan’ın açıklamasını biraz daha ciddiye alıp şu soruyu sormak da mümkün aslında: Türkiye gibi iç tasarruf yetersizliği çeken ülkelerde reel faizlerin yüksek tutulması sonuçta enflasyonu artıran bir unsur olabilir mi? Yüksek faizin cazibesine kapılarak dışarıdan Türkiye’ye akan para, Türkiye’deki harcama gücünü artırarak enflasyonist baskı yaratabilir mi?
Bu ilk bakışta mümkün gibi görünüyor ama öte yandan Türkiye’ye bol miktarda dış kaynak girişinin Türk parasının değerlenmesine yol açarak enflasyonu düşürücü etki yaptığını da unutmamak gerekiyor. Yaşanan süreç de bunu gösteriyor. Enflasyonla birlikte düşüşe geçmiş olan faizleri yükseltme gereğinin, 2006 yılının ortalarında, Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasının Türk parasının hızlı değer kaybına yol açtığı noktada ortaya çıktığı görülüyor.
Bu konuyu tartışırken asıl hatırda tutulması gereken nokta da bu. AKP iktidarı ekonomideki başarısını büyük ölçüde dış kaynak girişine dayandırdı ancak bunu sağlarken Türkiye’yi dünyada en yüksek faiz ödeyen ülkelerden biri olmaktan çıkartamadı. Şimdi küresel ekonomideki olumsuz koşulların da etkisiyle dış kaynak girişinin zayıfladığı ve siyasi istikrarın tehlikeye girdiği noktada Türkiye’nin bir çıkmazın eşiğinde bulunması hiç de şaşırtıcı değil.

Ufuk Uras

Biz konuya laiklikten girmiyoruz, çünkü hangi laikliği anlatacaksınız? Zorunlu din derslerinin ve tek tip bir Diyanet’in olduğu laikliği mi? Böyle bir muhalefet stratejisi bilakis AKP’yi kendi sahte platformunda daha fazla güçlendiriyor.
Sosyal Güvenlik Yasası’nda o kadar insanın sokaklara dökülmesi biraz da bunu yapmadan konuşmayı başarabildiğimiz içindir. Çünkü işçilere gittiğiniz zaman bakıyorsunuz, bir bölümü başörtülü, bir bölümünün başı açık. Zaten kendileri muhafazakâr olan o insanlara AKP’yi “Türkiye’yi muhafazakârlaştırıyor” diye şikâyet edemezsiniz, onları bir de siz bölemezsiniz.

O halde siz ne anlatıyorsunuz?
Biz her yerde AKP’nin tipik bir düzen partisi olduğunu anlatıyoruz, kapitalist karakterinin altını çiziyoruz... Diyoruz ki, AKP’nin muhafazakârlığı “alttakilere din imam, üsttekilere han hamam” politikasıdır. Bu da Türkiye’nin görüp göreceği en pragmatik, en faydacı harekettir.
AKP zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul eden politikalarının mağdurlarını, milliyetçilik ve siyasi İslam şemsiyesi altında tütsülüyor. Yani dini motiflerin bile onlar açısından ne kadar araçsal olduğunu; oysa kutsal olanın asla siyasete bir araç olarak kullanılamayacağını; çünkü kutsal olanın eleştirilemez olduğunu; demokrasilerde ise eleştirinin esas alındığını; bu yüzden de demokrasinin merkezine kutsiyetin konulamayacağını; bunun ülkeyi hızla otoriter rejimlere götüreceğini anlatıyoruz.
İnsanlara “AKP tıpkı o hikâyedeki bisikletli adam gibi ” diyoruz... Bisikletli bir adam, yanında beyaz çakıl taşlarının olduğu poşetiyle ikide bir sınırdan Türkiye’ye geçiyormuş. Tabii bu durum gümrükçülerin dikkatini çekmiş, ama bir türlü o çakıl taşlarının sırrını çözememişler. Yıllar sonra adamı bulup sormuşlar, sen ne kaçırıyordun, diye. Adam “Ben bisiklet kaçakçısıydım” demiş. “Peki ya o naylon torba içindeki çakıllar?” Adam yanıtlamış: “O sadece sizin dikkatinizi çekmek içindi.”
Bizim de önümüze bir şey atıyorlar, biz de onun arkasından debelenip duruyoruz, ama o arada malı alan götürüyor. Biz AKP’nin ve düzenin bu yanını anlattığımızda insanlar hemen anlıyor, çünkü onlar da görüyor. Ve gerçekten insanlar artık demokrasiden, sosyal politikalardan, laiklikten yana bir adres gösterilse onun etrafında buluşmaya hazır halde. Bu ihtiyacı Anadolu’nun her yerinde görüyoruz.

Peki ama o yıllardır bulunamayan “tek adres” olmanın formülü ne?
Cebimizde hazır bir model yok, ancak esnek koalisyon tipinde bir yan yana diziliş olabilir. Tıpkı Latin Amerika’da, Avrupa’da olduğu gibi...

Solda birlik modeli mi?
Birlik demesek de, daha geniş ve gevşek yapıda bir ‘sol koalisyon’ oluşturabiliriz. Üstelik bunun tam da şimdi zamanı. Daha önce erken olabilirdi, biraz gecikirsek geç olabilir, ama Anayasa Mahkemesi’nin kararı ve sonrasının takvimi belli olduğu anda hemen harekete geçmek gerekiyor.

Yani temmuz-eylül arası yapmak şart?
Mutlaka, çünkü Türkiye’nin yeniden yapılanmasıyla solun yeniden yapılanması ilk defa bu denli örtüştü. Bu bir fırsat. Aynı şekilde Türkiye’nin demokratik dönüşümüyle Avrupa’nın geleceğini de senkronize etmek lazım. Bu ikisinin de örtüşen bir yanı var. Yani Türkiye’nin bu yol ayrımından siyasetin alanını genişleterek, krizin rejim krizine dönüşmesini ve Türkiye’nin felce uğramasını önleyerek, demokrasiyle çıkmak mümkün. Bunu da yaparsa bir tek sol yapabilir.

Böyle bir oluşum yüzde 47’den ne kadar pay alabilir sizce?
Bugün yüzde 30 civarında kararsız var. O kararsızları örgütlemek mümkün, yeter ki karşılarına istedikleri gibi ortak adaylar çıkarılsın. Ortak aday gösterildiğinde neler yapılabildiğini benim seçilmem sırasında gördük. İstanbul Birinci Bölge’den 82 bin oy aldım. O oyların 3’te biri Kürtlerden, 3’te biri soldan, 3’te biri de Alevilerden geldi. Yani tam Türkiye İşçi Partisi’nin 1960’lardaki hali gibi... Şimdi biz bunu daha da esnek bir koalisyona dönüştürebilir ve Türkiye’yi AKP’den demokratik yollarla kurtarabiliriz.

Sizce bu formül Başsavcı Yalçınkaya’nın iddianamesinden daha mı etkili sonuç alır?
Tabii, AKP’yi çökertecek asıl formül budur. Yasakçı anlayış tam tersine güçlendirir AKP’yi, ama güçlü bir sol koalisyon çökertir. Zaten dikkat edin birden bire sokak muhalefetinde bile ciddi bir düşüş oldu. Niye? Çünkü insanlar AKP’nin düştüğünü görüyorlar, ama çok statükocu düzen güçlerine de sıcak bakmıyorlar. O yüzden bizim ne yapıp edip, demokrasiden, gerçek ve özgürlükçü bir laiklikten, sosyal politikalardan yana, yüzünü sola dönmüş bütün sosyal demokratları, Alevileri, şiddetle sorunun çözülemeyeceğini gören Kürt muhalefetini, solun bütün renkleriyle bir sol koalisyonda toplamamız lazım. Türkiye’nin tek çözüm yolu bu.
***
Çok güzel konuşuyorsun Sayın Uras; ama 1 yıldır Meclis'te bulunup yapmayı düşündüğün tek icraat DTP grup kurma yeterlilik sayısına ulaşamazsa onlara katılmaktı.. Kim gelsin ki peşinden?

UEFA' nın EURO 2008 En İyi 23 Futbolcu Listesi


Kaleciler: Gianluigi Buffon (İtalya), Iker Casillas (İspanya), Edwin Van der Sar (Hollanda)

Defans oyuncuları: Jose Bosingwa (Portekiz), Philipp Lahm (Almanya), Carlos Marchena (İspanya), Pepe (Portekiz), Carles Puyol (İspanya), Yuri Zhirkov (Russia)

Orta saha: Hamit Altıntop (Türkiye), Luka Modric (Hırvatistan), Marcos Senna (İspanya), Xavi (İspanya) (En İyi Oyuncu),Konstantin Zyryanov (Rusya), Michael Ballack (Almanya), Cesc Fabregas (İspanya), Andres Iniesta (İspanya), Lukas Podolski (Almanya), Wesley Sneijder (Hollanda)

Forvet: Andrei Arshavin (Rusya), Roman Pavlyuchenko (Rusya), Fernando Torres (İspanya), David Villa (İspanya)
***
Sahi medyamızca yere göğe sığdırılamayan bi Arda vardı, n'oldu ona?

30 Haziran 2008 Pazartesi

EURO 2008: En İyi 11


Casillas (İspanya)

Ramos (İspanya) - Pepe (Portekiz) - Puyol (İspanya) - Zirkov (Rusya)

Hamit (Türkiye) - Xavi (İspanya) - Sneijder (Hollanda) - Modric (Hırvatistan)

Arshavin (Rusya)

Pavlyuchenko (Rusya)

29 Haziran 2008 Pazar

Fenerbahçe Kimdir?

"Real Madrid, Raul Gonzalez'dir (Transferde tavan ücret, ona verilendir) Liverpool ise Steven Gerrard'dır Milan; Maldini'dir, Gattuso'dur, Pirlo'dur
Barcelona kim ne derse desin Puyol'dur, Xavi'dir.
Peki Inter kimdir?

Fenerbahçe, Mehmetçik Basri'dir
Sinyor Can'dır
Ordinaryüs Lefter'dir
Büyük Kaptan Ziya'dır
Yılmaz Şen'dir
Baba Cemil'dir
"Arkadaşlar sistem-mistem yok. Herkes bildiği gibi oynasın. Bu maçı kaybetmeyeceğiz" deyip 4-1 yenilgiden 4-4 beraberliği getiren Kaptan Alpaslan'dır.
3-0 geride bitirilen ilk yarının ardından soyunma odasında formasını tutup arkadaşlarına bağıran "Bu formayla dalga geçilmez" deyip ikinci yarıda 4 asist yapan Şeytan Rıdvan'dır.
Kırık parmakla kalesini koruyan Harald Toni Schumacher'dir.
En sevilen başkanın başka takıma sattığı; o takımla oynanan ilk maçta en sevilen başkanın gözünün içine baka baka tribünlere çağrılıp alkışlanan İmparator Oğuz'dur; Kral Aykut'tur.
Deli Nezihi'dir.
İsyankar Cesur Yürek Tuncay'dır.
23 maç sarı kart görmeden sezonu tamamlayan, genç ve tecrübesiz takımı tek başına şampiyonluğa taşıyan van Hooijdonk'tur.
"Önüme altından halı da serseler Galatasaray'a gitmem. Fenerbahçe taraftarına bunu yapamam" diyen Rapaiç'tir.
9 kişi kalınan kupa maçında santrfora gidip gol attıktan sonra formasına secde eden Luciano'dur.

Roberto Carlos bir projedir.
Alex büyük futbolcudur.
Deivid kalitelidir.
Maldonado, Şili Milli Takımı'nın kaptanıdır.
Lugano bilhassa Avrupa'da çok iyi maçlar çıkarmıştır.
Ama hiçbiri Fenerbahçe değildir.

Aziz Yıldırım'ın başkanlığının 10. yılında alması gereken son ders budur. "Fenerbahçe şimdi kimdir?" sorusunun yanıtı yoktur.
Başkan kendine şu soruyu sorarsa cevabı daha rahat bulacaktır: "Fenerbahçe kaybettiğinde sahadaki futbolculardan hangisi benim kadar, hatta benden daha fazla üzülür?"

Aziz Yıldırım, 'tek reis'in yetmeyeceğini bu sezon bir şampiyonluk kaybetme pahasına anlamıştır. Yıldızlar topluluğu ile Inter olursunuz, Milan değil...
Yıldızlar iyidir ve gereklidir ama Fenerbahçe'ye asıl Fenerbahçe lazımdır..."

Yazı: Gürcan Bilgiç

Bir Taraftarın Günlüğü

29.06.2008

Aman Allah'ım... Bugün resmi sitemiz fenerbahce.org'da Burak Yılmaz'ın Fenerbahçe'ye transferi açıklandı. Hep istediğim bir futbolcuydu, Beşiktaş'ta iken hep kıskanarak izlerdim, Türk futbolunun en büyük yıldız adaylarından birisi bu 23 yaşındaki genç yetenek. Manisaspor'a transferi şanssızlık idi, şimdi hakettiği yeri buldu. Fenerbahçe forması altında patlama yapacak umarım. 55000 kişilik muhteşem stadımızda süper taraftarımızın önüne çıktığı o günü düşünemiyorum bile.

Bu sene Aziz Başkanım süper transferlere imza atıyor. Önce Emre Belözoğlu gibi bir dünya starına çubuklu formayı giydirdi daha sonra ise İspanya Milli Takımını Avrupa Şampiyonasında final oynatan yaşlı kurt Luis Aragones ile sözleşme imzaladı. Artık sezon başını bekleyemiyorum, bir an önce maçlar başlasın istiyorum. Hatta Luis Aragones'e destek olmak için sarı kırmızı İspanya bayrağını mabede götürmeyi planlıyorum. Kombine görevimi yerine getirdim, şimdi Fenerium'da formalara ve yeni sezon ürünlere saldırmak için bekliyorum.

İmza
Taraftar görünümlü müşteri